BİTKİLERİN TOPLANMASI
Toplama Kuralları
Şifalı bitkileri doğadan kendisi toplamak isteyen kişinin en
azından, temel botanik bilgilerine sahip olması gerekir. Bu
bilgilere sahip olup olmadığını kişinin kendisi de saptayabilir.
Bunun için kendine şu soruları sormalıdır:
*
Aradığım bitkiyi doğada, hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak
kesinlikle bulabilir miyim?
*
Bazı bitkilerin zehirli ikizleri olduğunu biliyor muyum?
*
Zehirli oldukları için ölüm tehlikesine yol açabilecek
bitkilerle kendimi tedavi etmeye kalkışmamam gerektiğini biliyor
muyum?
*
Hangi ortamlardan bitki toplayabileceğime, hangi çayırların,
tarlaların, orman kıyılarının çevre kirliliğinden etkilenip
etkilenmediğine karar verebilir miyim?
*
Etkin maddelerin en yoğun olduğu zamanda toplayarak, bitkilerin
şifalı gücünden en fazla yararı sağlayabilmek için, onları hangi
mevsimde, ve günün hangi saatlerinde toplamam gerektiğini biliyor
muyum?
*
Çay hazırlayabilmek için bitkinin hangi organının drog
hazırlamaya elverişli olduğunu (çiçek, meyve, tohum, kök, kabuk veya
bitkinin tümü) biliyor muyum?
Şifalı bitkileri toplama sırasında genel olarak özen
gösterilmesi gereken konuların başında, doğayı koruma kavramı yer
almalıdır. Bitkileri planlı bir biçimde toplayınız. Rastladığınız
bir bitki kümesinin tümünü toplamayınız ki, bir sonraki mevsimde
orada aynı bitkileri yine bulabilesiniz. Çiçeklerini, yapraklarını
veya meyvelerini topladığınız ağaçları veya çalı türü bodur
bitkileri hırpalamayınız, dallarını kırmayınız. Çayırlara,
çimenliklere, çiğneyip ezmeden dikkatle giriniz. İhtiyacınızdan
fazla bitkiyi toplamamaya özen gösteriniz. Drog olarak köklerinden
yararlanılan bitkilerin soylarının tükenmesine olumsuz katkıda
bulunabileceğinizi hiçbir zaman unutmayınız.
Şifalı bitkileri kendisi toplamak isteyen kişi, bilgisizlik veya
yanlışlıkla zehirli bitki kullanarak büyük bir sorumluluk altına
girebileceğinin bilincinde olmalıdır. Bitki toplamaya yardım eden
çocukların sürekli kontrol altında tutulmaları gerekir. Kesin olarak
teşhis edemediğiniz bitkileri toplamayınız. Onları, eğer
rastlayabilirseniz, güvenebileceğiniz bir şifalı bitki satıcısından,
belki de kullanıma çok daha elverişli durumda satın alabilirsiniz!
Şifalı bitkileri toplayabilmek için, onları tanımak gerekir. Eğer
onları tanıyorsanız, dikkat etmeniz gereken konular, doğru zamanda,
uygun yerde ve gerektiği biçimde toplamaya özen göstermektir.
Kazanılmış deneyimlere göre, en başarılı tedavileri, yeni toplanmış
taze bitkiler sağlar. Taze bitkiler Şubat sonundan başlayarak Kasım
sonuna kadar toplanabilir. Kış için kurutulmuş bitkilerden, pek
büyük olmayan bir stok hazırlamak yeterlidir. Bunun için onları en
etkili oldukları zamanda toplamaya özen göstermelisiniz.
*
Çiçeklerde en etkili zaman, çiçeklenme başlangıcında
*
Yapraklarda en etkili zaman, çiçeklenmeden önce ve çiçeklenme
zamanında
*
Köklerde en etkili zaman, ilkbahar başlangıcında ve sonbaharda
*
Meyvelerde en etkili zaman, olgunluk zamanıdır.
Elbette, şu özelliklere de özenle dikkat etmek gerekir: Yalnızca
sağlıklı, temiz ve haşaratsız (larvasız, kurtsuz ve böceksiz)
bitkiler toplanmalıdır. Güneşli günlerde bitkiler sabah erken saatte
toplanmalıdır.
REFLÜ HASTALIGI NEDİR??
Normalde sindirim sistemindeki gıdaların hareket yönü ağızdan
yemek borusuna, oradan da mideye ve sonrasında barsaklara doğrudur.
Reflü, mide içeriğinin herhangi bir zorlama olmaksızın geriye doğru,
yani yemek borusuna kaçışına verilen isimdir. Bu durum her zaman bir
hastalık olarak kabul edilmemektedir. Fakat kişide şikayet yaratacak
kadar sıklıkta oluyorsa (haftada 2’den fazla) o zaman bir
hastalıktan söz etmemiz mümkün olmaktadır.
Siz de reflü hastası olabilir misiniz ?
* Midenizden göğüse yükselen yanma, ekşime varsa,
veya
* Ağzınıza acı-ekşi su veya yedikleriniz geliyorsa,
veya
* Ses kısıklığı, farenjit, larenjit varsa,
veya
* öksürük – tedaviye dirençli astım sorununuz varsa,
reflü hastası olma olasılığınız çok yüksektir.
Bu hastalık neden oluşur ?
Hastalığın oluşumunda pek çok sebep bulunabilir. Bazen mide ile
yemek borusu arasında kapak görevi yapan kaslar herhangi bir neden
olmaksızın gevşeyip açılabilir. Sonrasında da mide içeriğinin yemek
borusuna kaçmasına bağlı olarak şikayetler meydana gelir. Kimi zaman
da gelişmiş olan bir mide fıtığı, kapağın çalışmasına engel olur.
Reflüye sebep olan daha başka pek çok faktör vardır. Hangi nedenden
olursa olsun, buradaki temel sorun, mide asitinin yanlış bir ortama
doğru geçişi ve oradaki hücreleri tahrip etmesinden ibarettir.
Sanıldığı gibi midedeki asit miktarı yüksek seviyelerde değildir.
Asit miktarı normaldir, ama bulunduğu yer yanlıştır.
Hastalığın Türkiye’de görülme sıklığın nedir ?
Yapılan çalışmalarda hastalığın ülkemizdeki görülme sıklığı
Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa ülkeleriyle aynı
bulunmuştur. Erişkinlerin %20’sini ilgilendiren bir hastalık ile
karşı karşıya olduğumuz göz önünde bulundurulmalıdır. Aslında reflü
yeni bir hastalık değildir. Bir taraftan son yıllarda kitle iletişim
araçlarının yoğun ilgisi ile daha fazla duyulur olmuştur. Diğer
taraftan da bu dönemde hem tanı hem de tedavide önemli gelişmeler
yaşanmıştır. Geçmişte gastrit teşhisi almış pek çok hastanın aslında
reflü hastası olduğu sonradan anlaşılmıştır.
Reflü hastalığında şikayetler nelerdir ?
Tipik şikayetler göğüs kemiğinin arkasında hissedilen yanma
hissi ve ağza acı ekşi su gelmesidir. Bazı hastalarda ise
alışılmışın dışında farklı yakınmalar söz konusudur. Biz bunlara
atipik şikayetler diyoruz. Hastalarda kalp kriziyle bile
karıştırılabilen göğüs ağrısına, boğaz, akciğer ve diş sorunlarına
(ses kısıklığı, sık sık boğaz temizleme hissi, ses tellerinde polip,
öksürük, astım benzeri yakınmalar) rastlanılabilmektedir.
Yemek borusundaki değişiklikler herkeste aynı şekilde mi
seyretmektedir?Hastalık değişik
formlarda ortaya çıkabilmektedir. Çoğunlukla “non eroziv” dediğimiz
şekli ile karşılaşmaktayız. Bu sık görülen tipte, yoğun şikayetlere
rağmen endoskopik incelemelerde yemek borusunda gözle görülür bir
hasar tespit edilememektedir. Böyle bir durumda endoskopi dışındaki
tanı metotlarına başvurmamız söz konusudur.
“Eroziv” tipte ise yemek borusunda gözle görülür düzeyde yaralar
(ülserler) meydana gelmektedir. Bu durumun derhal tedavi edilmesi
gereklidir. Aksi takdirde daha ciddi sorunlarla karşı karşıya
kalınabilir.
“Barrett” gelişmiş bir üçüncü tip reflü hastalığında ise, yemek
borusunda asite maruz kalmış hücrelerin şekil değiştirmiş oldukları
görülür. Hücrelerin kendi özgün şekillerini terk edip farklı bir hal
almaları (yani Barrett gelişimi), istenmeyen bir durumdur ve yemek
borusunda kanser gelişimi açısından riskin arttığını işaret
edebilmektedir.
Hastalığın tanısı nasıl konulmaktadır ?
Tanıda en önemli noktalardan biri hastanın şikayetlerinin hekim
tarafından ayrıntılı olarak ele alınmasıdır. Zira reflüyle
karışabilen farklı hastalıklar olduğu gibi, hastada reflünün yanında
ikinci bir sindirim sistemi sorunu da olabilmektedir. Bundan sonraki
aşamalarda endoskopik inceleme, pH-metri, BRAVO kapsül pH-metri,
impedans, manometri gibi özelleşmiş tetkiklerden biri veya bir kaçı
uygulanarak tanı yoluna gidilir.
Reflü hastalığının tedavisi nedir ?
Reflü hastalığının tedavisinde sosyal tedbirlerden başlayan ve
cerrahi girişime kadar değişen farklı seçenekler söz konusudur.
#
Sosyal tedbirler: Yatak başının yükseltilmesi, reflüjenik olduğu
bilinen yiyecek ve içeceklerden uzak durulması (portakal suyu,
pizza, kolalı içecekler vb.), çok sıkı giysilerin tercih edilmemesi
gibi mevcut pek çok sosyal tedbir, genellikle hafif düzeyde reflüsü
olan hastalarda etkili olabilmektedir.
#
İkinci seçenek ilaç tedavisidir. Kısaca PPI (proton pompa
inhibitörleri) diye bilinen ilaçlar asit salgılanmasını güçlü bir
şekilde azaltarak şikayetlerin ortadan kaybolmasına neden olurlar.
Ancak ilaç tedavisi çoğu zaman sürekli bir kullanım
gerektirmektedir. İlacın bırakılması yakınmaların yeniden ortaya
çıkarak hastalığın nüks etmesine neden olur. Bunun nedeni ilaçların
sadece kullanıldığı günlerde asit salgısını baskılayabilmesinden
kaynaklanmaktadır. Yani, ilaç tedavisi kesin bir tedavi yöntemi
olmayıp, sadece kullanıldığı günlerde hastanın yakınmalarını ortadan
kaldıran bir tedavi türüdür.
#
Endoskopik tedaviler olarak bilinen girişim modelleri ise gerek
Avrupa, gerekse de Amerika kıtasında kendisine sağlam bir yer
edinememiştir. Çünkü tedavideki etkinlikleri henüz yeterince tatmin
edici düzeye ulaşamamıştır.
#
Reflü tedavisindeki en önemli seçeneklerden biri ameliyattır.
Elbette arzulanan bu girişimin laparoskopik yöntemle, yani kapalı
cerrahi ile yapılmasıdır. Laparoskopik cerrahi ile midenin üst
bölümü, yemek borusunun alt ucuna çepeçevre sarılarak dikilmekte,
böylelikle reflünün önüne geçilmektedir. Yaklaşık 45-60 dakika süren
operasyonun bir gün sonrasında hastalar taburcu olabilmektedir.
Reflü ameliyatından sonra hastaların ilaç kullanma gereksinimleri
ortadan kalkarken, 1-1.5 ay kadar uyulması gereken bir diyet dönemi
vardır. Ameliyat olan hastaların diyet dönemini tamamlamalarının
ardından ameliyat öncesi dönemde sakındıkları gıdaları ve içecekleri
de tüketebilmeleri mümkündür. Ameliyat sonrası yaşamda ameliyata
bağlı olarak hastalarda gaz ve şişkinlik yakınmaları olabilmektedir.
Mide Kanseri Nasıl Meydana Gelmektedir ?
Normalde hücrelerin yenilenmesi belli bir düzen içerisinde
olmaktadır. Ancak bazı durumlarda, hücre anormal bir şekilde hızla
büyümeye ve çoğalmaya başlayabilir Bu durumda TÜMÖR adı verilen bir
kitle meydana gelmektedir. Bazen oluşan kitle belli bir boyuta
ulaştıktan sonra büyümesini ve çoğalmasını durdurur. Bunlara iyi
huylu tümörler denmektedir. Bazen de büyüme ve çoğalma kontrolsüz
olarak devam eder. Bu gruptakiler genellikle kanser olarak
bilinmektedir. 1 (bir) cm çapındaki kötü huylu bir tümör kitlesinin
içinde yaklaşık 1 trilyon (1 000 000 000 000) kanser hücresi
mevcuttur. Kanser vücutta ilk olarak midedeki bir hücreden köken
alarak büyümeye başlarsa mide kanseri olarak ortaya çıkmaktadır.
Mide Kanserinin Belirtileri Nelerdir ?
Maalesef %80’i uzun bir süre sessiz ve belirtisiz olarak, yani
sinsi bir gelişme göstermektedir. Henüz belirti vermeden erken
dönemde yakalanması çoğu zaman kontrol amaçlı yapılan incelemeler
sayesinde olmaktadır. Bazen ülser veya gastrit benzeri şikayetlere
neden olabilmektedir. Erken doyma, bulantı, kusma, iştahsızlık, kilo
kaybı, kansızlık, kanama (gizli veya aşikar) veya yutma sırasındada
takılma hissi gibi yakınmalar genellikle tümör belirli bir boyuta
ulaşınca ortaya çıkmaktadır.
Mide Kanseri Açısından Kimler Daha Çok Risk Altındadır ?
Ailesinde mide kanseri öyküsü olanlar (genetik faktörler), bazı
meslek grupları (maden, tekstil, metal endüstri, boya, kimyasal,
lastik, petrol sanayii çalışanları), daha önceden midesinin bir
bölümü alınmış olanlar, midesinde polip, intestinal metaplazi,
atrofik gastrit gibi hücresel değişimleri olanlar daha yüksek risk
altındadır.
Tanı Nasıl Konulur ?
En iyi tanı yöntemi endoskopik incelemedir. Bu sayede midenin
tüm iç yüzeyi görüntülenebilir ve ayrıca şüpheli alanlardan biyopsi
alınabilir. Bunların dışında mide filmi, endoskopik ultrason veya
bilgisayarlı tomografi gibi yöntemlerden de faydalanılabilmektedir.
Tedavide Ne Yapılmaktadır ?
Mide kanserinin öncelikli tedavisi cerrahidir. Cerrahi girişim
ile midenin bir bölümü veya tamamı alınmaktadır. Midenin tümünün ya
da bir kısmının alınması mide kanserinin yerleşim yeriyle ilgili bir
durumdur. Ameliyat sırasında mideye komşu olan lenf bezleri de
çıkarılarak mikroskobik inceleme için patoloji laboratuarına
gönderilir. Midenin tamamı alındığında yemek borusu ile ince
barsakların başlangıç bölümü birbirine dikilerek sindirim
sistemindeki devamlılık sağlanmaktadır. Bu durumda bir süre için
kişinin yemek yeme alışkanlığında ve sıklığında değişiklikler
meydana gelecektir. Ancak zamanla vücut bu duruma uyum
sağlayacaktır. Ameliyattan sonra radyoterapi, kemoterapi gibi ilave
tedaviler bazı durumlarda uygulanabilmektedir.
Tedavi Bittikten Sonra Takip Nasıl Olmaktadır ?
Bu hastalarda belirli aralıklarla kontroller mutlaka yapılır.
İlk iki yıl, 3 - 6 ayda bir, daha sonraki dönemde yılda bir bazı
incelemeler tekrar edilmektedir.
Mide Kanserinden Korunmak İçin Neler Yapılabilir ?
Elbette hastalığa yönelik genetik bir eğilim varsa bunun önüne
geçmek mümkün değildir. Ancak hastalık sadece genetik yatkınlık ile
ilgili değildir. Bu yüzden yüksek ısıda pişirilmiş etlerden, aşırı
tuzlu gıdalardan (turşu, soya sosu, tuzlanmış balık vb.) ve
özellikle içerisinde çok sayıda nitratlı katkılar bulunan hazır
gıdalardan uzak durulmalı, bunun yerine sebze ve meyve tüketimi
arttırılmalıdır.
Tüm Mide Kanserleri Birbiriyle Aynı mıdır ?
Kanserler bir çok özellikleri bakımından birbirinden farklı
özellikler göstermektedir. Bu nedenle ameliyattan önceki ve sonraki
dönemde hastalığın seyri de değişkenlik arz eder. Ancak bu
özelliklerin ve hastalığın evresinin iyi anlaşılması için ameliyatta
çıkarılan mide ve lenf bezlerinin patoloji laboratuarında
incelenmesi gerekmektedir.
Safra kesesinin görevi nedir ?
Safra kesesi karaciğerin üretmiş olduğu safrayı biriktiren ve
yemeklerden sonra bol miktarda salgılayan küçük bir organımızdır.
Safra kesesinin onikiparmak bağırsağına boşalttığı safra, yağların
sindirimi için kullanılmaktadır.
Safra kesesinde taş sık görülen bir hastalık mı ?
Oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Yaşla birlikte görülme
sıklığı artmaktadır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki
istatistiklere göre 50-65 yaş arası kadınların %20’sinde, erkeklerin
ise %5’inde safra kesesinde taş mevcuttur.
Safra kesesinde taş neden oluşmaktadır ?
Taş oluşmasının pek çok sebebi vardır. Örneğin safranın
içerisinde yer alan maddeler, birbirleriyle bir denge oluşturacak
şekilde belli oranlarda bulunmaktadırlar. Bu oranlarda bir bozulma
olduğunda taş teşekkülü için bir zemin oluşmaktadır. Ayrıca genetik
etkiler, çeşitli kan hastalıkları, bu bölgenin enfeksiyonları, safra
akımını zorlaştıran mekanik sebepler, yüksek kolesterol düzeyleri
vb. taş gelişimine neden olabilmektedir.
Safra kesesinde taş gelişimi için risk faktörleri nelerdir ?
İleri yaş,
Kadın olmak,
Gebelik,
Östrojen kullanımı,
Obezite,
Genetik yatkınlık,
Bazı kan hastalıkları,
Siroz hastalığı
Safra kesesinde taş olduğu nasıl teşhis edilmektedir ?
Safra kesesinde taş varlığını araştırmak için en uygun tanı
metodu karın ultrasonudur. Kolay uygulanabilmesi ve hiçbir yan
etkisinin olmaması yöntemin en önemli avantajlarıdır. Karın
ultrasonu ile %98 oranında bir başarıyla safra kesesi taşlarının
tespiti mümkündür. Aç durumdayken yapılan bu tetkikle safra
kesesinde gelişen taşların sayısı, boyutu gibi pek çok özellik
hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.
Safra kesesinde taş ne gibi şikayetlere neden olur ?
Safra kesesinde taş olan hastaların büyük çoğunluğunda hiçbir
şikayet yoktur. Hatta kimi zaman sadece kontrol amaçlı yapılan bir
karın ultrasonografisi sırasında taşlar tesadüfi olarak
saptanmaktadır. Bunlara sessiz taş da denmektedir. Safra kesesi
taşları uzun yıllar hiçbir soruna neden olmadan sessizce
kalabildikleri gibi, bazen aniden çok şiddetli şikayetlerle ortaya
çıkabilirler. Safra kesesinde taş olan hastaların karın ağrılarına
bulantı ve kusma gibi şikayetler eşlik edebilir. Söz konusu karın
ağrısının süresi ve karakteri değişkenlik gösterebilmektedir. Kimi
zaman yağlı bir yemek sonrası şikayetler ortaya çıkarken, bazen bu
durumun yemeklerle bir ilgisi yoktur. Ağrı, sıklıkla karın üst
bölümünde ve sağ tarafta meydana gelirken, bazen orta hatta da
olabilmekte ve sırt bölgesinde iki kürek kemiğinin arasına da
yansıyabilmektedir. Ağrı genellikle başladıktan sonra 15 dakika ile
4 saat arasında değişen bir süreçte sonlanır. Eğer kesintisiz olarak
devam edip, 6 saatlik bir süreye ulaştıysa, o zaman taşın sebep
olduğu bir iltihaplanma süreci ya başlamıştır ya da başlamak
üzeredir. Bu durum, evde ağrı kesiciler veya başka ilaçlarla kontrol
edilebilecek bir tablo değildir. Kişinin derhal bir sağlık kurumuna
başvurması gereklidir. Safra kesesindeki taşlar daha ciddi sorunlara
da yol açabilirler. Taşların safra kesesinden ana safra kanalına
düşmesine bağlı olarak, tıkanma sarılığı veya pankreas iltihabı
denen daha ciddi tablolar ortaya çıkabilmektedir.
Safra kesesi iltihaplanınca ne gibi belirtiler meydana geliyor?
Bu durumda kesintisiz devam eden karın ağrısına bir süre sonra
ateş yüksekliği, kan lökosit sayısında artış ilave olmaktadır. Bu
oldukça önemli ve kısa süre içinde müdahale edilmesi gereken bir
durumdur.
Taşın büyük veya küçük olması önemli midir ?
Safra kesesinde meydana gelen taşlar değişik boyutlarda ve
sayıda olabilir. Özellikle küçük taşlar ana safra kanalına düşerek
tıkanma sarılığı veya pankreas iltihabına neden olma açısından daha
risklidirler. Diğer taraftan büyük taşlar safra kesesinin duvarına
bası yaparak daha farklı sorunlara neden olabilir.
Ameliyatta safra kesesindeki taşlar mı alınıyor ?
Safra kesesi ameliyatı olacak hastaların en çok
merak ettikleri konuların başında bu soru gelmektedir. Safra
kesesinde bir kez taş oluştuğu zaman bu aynı zamanda safra kesesinin
işlevinde bir sorunun olduğunu da bize göstermektedir. Dolayısıyla
sadece taşlar alınırsa bir süre sonra yeni taş teşekkülü
kaçınılmazdır. Bu yüzden safra kesesi ameliyatında sadece taşlar
değil, safra kesesi tümüyle alınmaktadır.
Ana safra kanalına düşen taşlar sarılık yaparsa, nasıl bir tedavi
yapılıyor ?
Böyle bir durumda ilk önce ana kanala düşmüş olan taşların
halledilmesi gerekir. Geçmişte açık yapılan bir ameliyat sırasında
hem safra kesesi alınmakta, hem de ana kanala müdahale edilmekte
idi. Ancak günümüzde bu işlem daha modern tekniklerle
çözümlenmektedir. Bir endoskopik girişim olan ve kısaca ERCP (veya
ERKP) diye bilinen girişimle ana safra kanalına girilerek, bu
alandaki taşlar temizlenmektedir. Daha sonraki aşamada ise kapalı
bir ameliyatla safra kesesi alınmaktadır. Böylelikle ameliyatın
boyutunda önemli bir küçülme sağlanmaktadır.
Açık ameliyat mı, kapalı (Laparoskopik) ameliyat mı daha iyidir ?
Bu sorunun cevabı tartışmasız kapalı ameliyattır. Ancak bazı
durumlarda ameliyatın kapalı olarak yapılabilmesi mümkün
olmayabilir. Bu durumda elbette açık ameliyat tercih edilecektir.
Daha önceden açık yöntemle üst karın bölgesinden ameliyat geçirmiş
hastalarda, safra kesesi ameliyatı kapalı yöntemle
gerçekleşmeyebilir. Bazen de safra kesesindeki taşın sebep olduğu
iltihaplanmalar, safra kesesinde aşırı yapışıklıklara neden olarak
kapalı cerrahiye izin vermeyebilir. Böyle bir durum söz konusu
olduğunda, cerrah kapalı başladığı ameliyatı açık yönteme çevirerek
işleme devam etmek zorunda kalabilir.
Laparoskopik yöntemin avantajları nelerdir ?
Laparoskopik yöntem, 3-4 adet yarım ve bir santimetrelik
delikler yardımıyla gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden açık
yöntemdeki büyük kesinin yarattığı ağrı ile kıyaslandığında
laparoskopik cerrahi çok daha konforlu bir ameliyat sonrası dönem
yaşatmaktadır. Ayrıca laparoskopik cerrahi uygulamasının ertesi günü
hasta taburcu edilebilirken, açık cerrahide bu dönem çok daha
uzundur. Elbette bu durum kişinin normal yaşantısına dönme süresini
de çok etkilemektedir. Bir diğer konu ameliyat yerinde fıtık gelişme
olasılığıdır. Bu risk açık cerrahide laparoskopik cerrahiye nazaran
çok daha fazladır.
Ameliyatlar genel anestezi mi yoksa lokal anestezi mi altında
yapılıyor ?
İster açık cerrahi ister laparoskopik cerrahi olsun, safra
kesesi ameliyatları genel anestezi altında gerçekleştirilmektedir.
Ameliyattan sonra ne kadar zamanda iyileşme meydana geliyor ?
Ameliyatın ertesi günü taburcu edilen hasta bir hafta sonra
rahatlıkla işine dönebilmektedir.
Vücutta safra kesesinin eksikliği bir sorun yaratıyor mu ?
Safra kesesi alındığı için karaciğer tarafından üretilen
safranın depolanması mümkün olamayacaktır. Bunun yerine safra
sürekli olarak onikiparmak bağırsağına akacaktır. Yağ sindirimi için
çok az miktardaki safra yeterli olduğundan bir sorun
yaşanmayacaktır. Ancak sindirim sistemindeki bu yeni duruma
alışıncaya kadar (3 ay – 1 sene) yemek sonrası ufak tefek şikayetler
(gaz, şişkinlik vb.) meydana gelebilir.
Safra kesesi taşı ile safra kesesi kanserinin ilişkisi var mıdır ?
Bu durum safra kesesi kanseri olan hastaların çoğunda aynı
zamanda safra kesesi taşı da bulunması nedeniyle ortaya atılmıştır.
Safra kesesinde uzun yıllar bulunan taşın kronik bir enfeksiyon
yaratmasıyla, safra kesesi kanserinin oluşabileceği yönünde ciddi
iddialar olsa da bu durum kesin bir şekilde kanıtlanamamıştır.
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ..
Çocukta Psiko-sosyal Uyum Evreleri
Hayatın esasının mutlu yaşamak ve mutlu yaşatmak olduğunu
hatırlatmıştık. Çocuğun da mutlu yaşaması ve ileride de kendisinden
hizmet bekleyenleri mutlu ede bilmesi beklenir ve istenir. Işte
aile ve çocuk refahının esası budur. Bunun için çocuğun bedensel
sağlığının yerinde olması ve derslerinin de başarılı olması yetmez.
Bundan önceki bahislerde değindiğimiz gibi ruhsal (moral, ahlak} ve
sosyal yönlerden de sağlıklı olması gerekecektir. Birey bu yöndeki
sağlığını yani mental (ruhsal, moral, ahlak) ve sosyal
(entellektüel) iyilik halini -ki bilindiği gibi buna kısaca
psiko-sosyal diyorduk. bir anda elde edememekteydi. Bunun aşamaları
vardı. Bu aşamalar şöyledir:
Birinci bunalım dönemi, ikinci bunalım dönemi ve üçüncü bunalım
dönemi. Her dönemin kendine has özellikleri ve sıkıntıları vardır.
Çocuk bu dönemlerde kaprisli ve idare edilmesi güç bir varlık olur.
0 kendi iç dünyasında büyük mücadeleler içersindedir. Bundan
kaynaklanarak çevresiyle zıtlaşması olağandır. Oysa çocuğun bu
bunalım dönemlerini anne, baba ve Çocuğun sosyal çevresi iyi bir
şekilde bilerek, çocuğa onun sıkıntılarını azaltabilecek tarzda
psiko-sosyal destek sağlama durumundadırlar. Ancak çocuk için
olduğu kadar, aile ve toplum için de çıkar yol böyledir.
Birinci buhran döneminde çocuk “ego”sunu yani benliğini keşfeder.
Ülkemiz iklimi ve şartları itibariyle bu çağ 2.4 ile 4 yaşları
arasında kendisini gösterir. ikinci buhran döneminde çocuk “sosyal
benliğini” keşfeder. Takriben 6.5-8 yaşları arasın
da seyreder. Üçüncü buhran, bunalım dönemi ise 10.5 yaşlarında
başlayarak 22, hatta 25 yaşa kadar devam edebilir. Bu dönemde de
çocuk çocukluk $İR’Ülojiskıden çıkarak, kendi cinsel psikolojisinin
özelliklerine adaptasyon sancıları çeker. Kız ise kızlık, erkek ise
erkeklik psikolojllerine adaptasyon sancıları çeker.
Ilk bunalım döneminin diğer adı 3 yaş buhran dönemidir. Buna
geçmeden önce doğumdan üç yaşa kadar olan çocuğun tipik bazı
özelliklerini hatırlatmamız yerinde olacaktır:
DOĞUMDAN 3 YAŞA KADAR ÇOCUK:
Doğumun çocukta büyük bir sarsıntı yaptığı bilinmelidir. Bunun
başarılı olması gereklidir. Doğum esnasında olan travmalar (çarpma,
vurma, sıkışma vd) daha ilerki yıllarda belirtileri görülebiLecek
çeşitli beyin zararlarırıa (brain damage) yol açabilir. Halkın
sar’a olarak bildiği epilepsi bunlardan bir tanesidir. Doğum ve
çevresinin, doğum anının bu özelliğini kısaca belirttikten sonra
ilk yaşın ilk keşiflerin yapıldığı dönem olduğunu söylemek lazımdır.
Çocuk vücudunu keşYeder, emer, elleriyle yoklar, dokunur,
avuçlarıyla sıkar. Böylece o dolaysız mekanı keşfeder, görür,
işitir, ışığı, şekilleri renkleri vd keşfeder. Hare:
keti keşfrder, yerinde kıpırdanır durur, organlarını göze çarpacak
şekilde zevkle hareket ettirir. Bu beden hareketleri, çocuğun kıpır
kıpır hareketi bilindiği gibi onun kas ve sinir faaliyetlerinin
gelişmesi için lüzumludur. Bı.ı nedenle çocuğa küçük yaşlarında
bağlanan kundaklar çocuğun bu özelliğini yerine getirmesine mani
teşkil etmemelidir. Bu arada çocuğun keşifleri devam eder. Çocuk
sözü keşfeder. 12 aylıkken ilk kelimeleri söyler. 14’ncü ayına doğru
yürümeye başlar.
Çocuk pek büyük bir heyecanlanma kabiliyeti gösterir. Herşey bu
devrede onun üzerinde sarsıntı yapabilir. Örneğin bir alışkanhığın
terkedilmesi, rejimde değişiklik yapılması (sütten kesilmesi) gibi.
Bu sarsıntının şiddetine ve tekrarına göre çocuğun karakteri
üzerinde izler bırakması mümkündür. Çok defa bu izler kalmaktadır.
Böylece onun zihin ve beden gelişmesinde gecikmeler görünmesi de
olağandır. Bunların başlıcası çocukta emniyetsizlik duygusu
görülmesi olayıdır. Çocukta korku, sıkıntı ve ürkeklik görülür. Daha
sonraları onda eııferiyorite (yetersizlik duygusu) -halkın aşağılık
kompleksi dediği hal-meydana gelebilir. Çocuğun düzen ve
düzensizliğinde bunların değeri büyüktür.
Çocuk üç yaşına doğru eşyanın düzenini bozmak sonra bunları yerli
yerine koymak suretiyle oynar. Kısaca bu dönem çocuğuıı
başkalarıyla münasebette bulunması için lüzumlu olan maharetleri
elde ettiği yaştır. Çocuğun gelişmesi duyularının ve hareketlerinin
gelişmesinden ayrılamaz. Yürümesi bedeni kadar zihnini de
ilgilendiren bir merhale olarak karşımıza çıkar.
BİRİNCİ BUNALIM DÖNEMİ
Buna ezcümle belirtildiği gibi, “Hürriyete karşı birinci
atılım~ “birinci kcıprisler çağı”, “Egosantrik dönem”, “3 yaş
bunalım dönemi” gibi isimierde verilmektedir Uacquelin, G.). Çocuk,
ego’sunu, yani benliğini bu dönemde keşfeder. Bu keşif iyi olamaz,
başarılı atlatılarnazsa, halkın egoist dediği, bencil bir tipin
ortaya çıkması çok doğaldır. Velevki bu hal, ilgili uzmanların
titiz yardımlarıyla gerek o devrede veya daha sonraki ay ve yıllarda
derinlemesine çalışılarak düzeltilmek istenmesin. Böyle bir zaafın
daha sonra telafiye çalışılması şöyle bir örnekle e-le alınabilir.
Bir pencere camını kırmak veya kırmamak. Biraz dikkat edilir- ve cam
kırılmazsa mesele yoktur. Eğer cam kırılmışsa o taktirde o kırık
camlar toplanıp fabrikasına gönderilir, kırık parçalar tekrar cam
haline getirilebilir ve- bir usta tarafından yerine yeniden
takılabilir. Birinci yol çok basittir, Küçük bir dikkat, ikinci
zahmetli yoldan insanı korur. 3 yaş bunalım döneminin başarılı veya
başarısız geçmesi ve sonradan telafiye çalışılması aşağı yukarı bu
örnekte verildiği tarzdadır. En iyisi bu dönemi anne ve babanın iyi
tanıyarak, buna uygun davranışları benim seyebilmeleridir.
3 yaşına kadar çocuk çevresindeki mekanı yavaş yavaş keşfetmiş ve
inşa etmiştir. Evde zararlı işler, örneğin tabakları kırmak,
merdivenden düşmek vs gibi yapabilir (dikkat). Tedbirli
olunınalıdır. Tedbir alınmalıdır. Merdiven başlarına parmaklıklı
kapı yapılması gibi tedbirlere gitmek lazım.dır. Bu dönemde
anne-baba çocuğuna sık sık “koşma düşeceksin, dokunma
kirleteceksin, dikkat et biryerini acıtacaksın” der dururlar.
Hastalıktan
yeni kalkmış bir şahsa yavaş yavaş odada dolaşmaya başladığı zaman
bundan sevinç duymaklığımız gerekir. Oysa böyle yapmayıp da onun bu
hareketine kızgınlık gösterilirse, hastanın iyi olma azmi
kırılabilir. Ayağa kalkmaya hasret kalmış hasta kendine bu takati
bulabiliyorsa hatta doktor kendisine engel olmak istese bile ayağa
kalkma işini yinelemek isteyecektir. Çocuk 1-çin de durum böyledir.
0 özlemle yürümeyi, gelişmeyi, bilgisi-ni artırmak için etrafı
karıştırmayı arzulamaktadır. 3 yaşındaki çocuk elinden gelse dünyayı
keşfetmeye çalışır. Kırılabilecek şeyleri kırmaya, kalemlerle bir
yerleri çizmeye ihtiyacı vardır. Buna göre bir oda veya köşe
hazırlanması evde çocuk için faydalı olur. Çocuğu bütün bunlarda
tecrübe sahibi olmasında kontrolümüz dahilinde serbest bırakmalıyız.
Çocuk bu çağda (2.5-4 yaş) çevreden ve aileden adeta çözülerek
hürriyet yolunda ilk merhaleyi aşar. Amaç ileride tek başına
hayatını yaşayabilecek hale gelmesidir. Bunun ilk sınavı bu dönemde
verilmektedir.
Bir kuşun uçabilmek için ilk palazlanmaya başlaması bunun güzel bir
örneğidir. Böyle böyle kuş uçmayı öğreııecektir. 0 da kendi başına
yuva kuracaktır, onun da yavruları olacaktır ve böylece tabiat devam
edip gidecektir. Bu dönemin bir diğer adı da “ilk karşı koyma buhran
dönemi” dir. Bu nedenle çocuk kendisine vasilik edenlere karşı
koymadan rahat edemez. Bunun da sebebi şudur. 0 kendi kuvvetini
tanıyacaktır. Kendi öz kuvvetini deneyecektir. Kendini kabul
ettirmeye çalışacaktır. Daha ilerki yıllarda geçireceği, ikinci
bunalım dönemi için güç toplayacaktır. Sosyal benliği keşfetme
buhranı, bunun için daha şimdiden kendisine cemiyette bir yer temin
etme sancılarını halledebilmek için zeminler hazırlamakla
meşguldur.
Bütün bunlar normaldir. Yaşamanın gelişmenin, evrelerin bir
neticesidir. Bunlar bilinmezse çocukta bu karşı koymalar çok
şiddetli hal alır ve daha büyük kaprisler şeklinde belirir. Çocuğun
bu özelliği anne-baba tarafından hatırlanmazsa çok ciddi karı-koca
sorunları ortaya çıkabilir. Zira eşler mutlu olmak için
evlenmişlerdir. Oysa çocuk türlü kaprisleriyle onlara adeta hayatı
çekilmez hale getirmektedir. Nitekim halk arasında bir söz vardır,
evliliğin tekli yıllarında karı-koca sorunları, kavgalar çok olur
denilir, yani 3,5, 7 nci yıllarında, 3 yaş ve 7 yaş buhrarı
dönemleri bilinseydi, bu suni karı-koca sorunları doğmazdı. Esasen
evlilik paikolojisine göre eşler herhangi bir şekilde zaafa
uğradıkları taktirde, birbirlerini suçlamak yoluyla konuyu saptırma
eğilimi vardır. Örneğin ekonomik sorunlar karı-kocanın ciddi
kavgalarının doğmasına neden olabilir. Oysa karı-koca masumdur.
Sorun ekonomiktir, bunun gibi. Sonuç, tabiat kanunları tanınmalı,
ona uygun davranışlar benimsenmelidir.
Anne ve babanın ÇocUğUn eğitiminde aynı paralelde olmaları ciddi
bir sorundur. Yani aynı bilgileri birlikte bilmeli ve
uygulamalıdırlar. Görüş ayrılıkları varsa bunlar uygun şekillerde
(aile refah klinikleri vd) biran önce ortaya konulup giderilmelidir
yoksa bundan sadece anne baba değil çocuk da çok örselenecektir.
Çocuğun psikososyal özellikleri ve başarılı bir uyumunun esasları
konusunda anne ve babanın fikir birliği içersinde olmaları, aile ve
çocuk refahı açısından aşılması gereken ilk merhaledir.
Çocuk bedensel ve psikososyal gelişimi açısından etrafta zarar
verebileceği eşyaların bulunmadığı bir odada veya en iyisi bir
bahçede oynayabilmelidir. Havanın güzel olduğu durumlarda çocuğun
tabiat içersinde olması çok faydalıdır. Gerek odada ve gerekse
bahçede çocuk takip ve kontrolden asla uzak tutulmamahdır. Ancak bu
müdahale anlamında olmayıp, onun canına ve çevreye zarar
verebflmesini önlemek yönünden önemlidir. Bu yaşta çocuğun pahalı
oyuncaklar yerine tahta küpler, ip, çakıl taşları, eski fakat temiz
çantalar, üst üste koyarak şekil yapabileceği seramikler, oyuncak el
terazisi, sepet, bozuk ve kullanılamaz duruma gelmiş olan telefon
apareyi, belki bir yazı makinası (daktilo) vd daha yararlıdır.
Kaslarını ve duyularını çalıştırabilmek yönünden de bu tür
elemanlar lüzumludur.
Örneğin bir baba kendi imkanlarıyla lxlxS cm büyüklüklerinde küçük
küçük tahta parçalarını marangoza hazırlatabilir. Kendisi bir pazar
günü çocuğuyla birlikte bunu önce zımparalayabiltr. Sonra da onları
renk renk yağlı boya ile boyayabilir. Bunlardan bir sepet dolusu,
tahminen 150-200 adet olması, hatta aralarında farklı ölçülerde
tahta parçalarının da boyalı olarak bulunabilmesi bu buhran
dönemini yaşayan çocukların pek işine yarar ve bunları üstüste
koymak suretiyle türlü şekiller yapmak ister. Çok ucuz ve kullanışlı
araçlar olurlar. Üstelik kırılması, yarılnıası, yutulması gibi
tehlikelerde bulunmamaktadır.
Çocuğun normal gelişimi açısından gürültü etmesi bir gereksinimdir.
Fazla sessiz çocuklar, çok hareketli çocuklardan hatta daha çok
endişe uyaııdırmalıdır. Rehberlik herşeyden önce sevgi, toi~rans,
otorite, sabır ve inanma işidir. Çocuğa anne ve babasından istediği
pstkososyal hakları sevgi vd verildiği zaman, ondan da bazı şeyler
ist~rnek ve almak daha kolaylaşır. Örneğin otoritemize itaatı gibi.
Nitekim gerçek sevgi ve tolerans görmüş çocuklar anne ve
babalarının otoritelerini daha rahatlıkla kabul ederler ve onlara
itaat ederler. Çocuk üzülüyor, ağlıyor diye onun iyiliği için ondan
beklediğimiz işleri yapmıyorsa, söz tutmuyorsa kendinden
istediklerinden vazgeçmek., çocuğun işlerini ağlıyarak
yaptırabiieceğine dair onda bir kanaat hasıl olmasına vesile teşkil
eder. Bu sebepten çocuktan birşeyler isterken bunların
istenebilecek şeyler olup olmadığı konusunda önce iyi karar verip
ondan sonra kararlı olarak onu uygulamamızda büyük yararlar vardır,
Örne~ğin bu dönem bunalımı içersinde olan çocuğun televizyon
seyredip seyretmemesi konusunda verilmiş ciddi ve tutarlı karar
alınmalı ve istikrarlı bir şekilde uygulanmalıdır. Birgün öyle,
birgün böyle birbirini çelişkiye düşüren davranışlar Çocuğu da,
aileyi de mutsuzluğa götürür. Çocuğu eğitenlerirı bir süre sonra
çocuk karşısında etkisiz hale gelmeleri bundandır. Onları tekrar
çocuk üzerinde etkili hale getirmeye çalışmak giderek zorlaşır
ilgili uzmanlık müesseselerinin bu aşamada da yardımları büyük
olur.
Yetişkinler, çocuğun akrabaiarı ve diğer sosyal çevre bireyieri,
çocuğu yola getirmek veya ona karşı yeteriaıce etkili olabilmek
için ne kadar araya girerlerse, Çocuğun karşı koyma tepkileri de o
nisbette çok şiddetli olur. Çocuğun kaprisleri giderek artar.
Anne-baba burada esastır. Diğer sosyal çevre bireyleri anne-babanın
otoritesini çocuk üzerinde sarsacak davranışlardan şiddetle
sakınmalıdırlar oysa iyilik yapıyoruz diye nice aile yakınları
çocuğun yanında anne ve babayı eLeştiririer veya onların koydukları
kurallara ters düşecek tavırlarda buJunurlar. B~iylece çocuğun
sosyal gelişimi yeni buhranlar ortaya çıkarır. Öyle ise, sadece anne
babanın değil tüm bireylerin bu alanlarda asgari bilgiyi bilıneleri
vatandaşlık görevi olarak mühimdir.
Çocuğun eğitiminde rehberlik görevini üzerine almış anne ve baba,
mutlaka bu alanlarda özel eğitim almış asgari bir uzmamn
denetiminde bu görevini sürdürmeye çalışmalıdır. Billmi. guIrdlğI
bu kolaylıktan yararlamnalıdır.
Çocuğun kaprisleri karşısında yapılabilecek en iyi hareket tarzı,
çocuğun tehlikesizce yapabileceği şeyleri yapmasına müsaade etmek,
öte yandan da kaprislerinl görmemezlikten gelmektir. Suçları
karşısında veya yapması lazım gelen işlerinde sarsılmaz bir sesle ve
sükunetle onu eğitınek gerekir. Bundan çıkan anlam şöyle de
olabilir. Çocuğu hoşuna gideni kırmakta, kapılan kmralamakta,
duvarları çizmekte serbest mi bırakmak lazımndır. Verilecek cevap,
evettlr. Çocuğun kaslarım ve duyulannı gellştlrebilmek için buna
ihtiyacı vardır. Çocuğun ilaca ihtiyacı olsa bu alınmayacak mıdır?
Öyle ise bu da yapılacaktır. Bu dönemde çocuğun ilacından blrkısmı
da budur. SÜRÜ eşyalar ve süslü duvarlar her zaman tekrar
yapılabilir. Ancak çocuk büyüdükten sonra onun giden çağını tekrar
geriye getirmek mümkün değildir. Ne yazıkkl, meslek hayatımızda
sosyo-ekonomik yönden üst düzeyde bulunan kültürlü aileler de bile
bu tür uygulamaları çok görmekteyiz. Pırıl pırıl bir çocuk odası,
herşey model kitaplarındaki gibi ama gel gelelim, çocuğun etrafı
çizmesi, dağıtması vs yasaktır. Orada biblo gibi oturmak
zorundadır. Kimi bu kesim ailelerde anne makyaJını yapıp günlere
gitmektedir. Çocuk ise bunalım dönemini kapıcının kızı ile birlikte
geçirmektedır. Kapıcının kızını haklr görmüyoruz. Asla, ancak
annenin yerini kimse tutamaz. Kaldı ki, başından bu yana söyleyip
durduğumuz gibi, çocuğu bilimsel yönden tanımak ve 0-na göre hizmet
vermek esas değil miydi?
Çocuğu hoş görmenin asla kayıtsızlık anlamına gelmediği hep
söylenegelmiştlr. Çocuğu tanıyıp ona uygun davranışlar 1-çersinde
olduktan sonra, pekala çocuktan yemeğini düzgün yemesi, elini
güzelce yıkaması, kendi odasında etrafı dağıtmasımn daha uygun
olacağı kesin bir şekilde ve tatlılıkla söylenme11, istenmelidir.
Kesin bir şekilde istemek gereklidir. Bunda sebep lazımdır. İlk
deneyimlerde anne-baba başarısızlığa uğrarlarsa yılmamalıdırlar ve
özenle lstlkrarlarını korumalıdırlar. örneğin böyle bir olayda,
mesela televizyon seyretmede, geç saatlere kadar anne-baba Çocuğun
bu seyirine mani olmak istiyorsa, bu kararını açıkca çocuğa
söylemelidir. En fazla iki kez de müsamaha (başlangıçda)
hoşgörülebilir. Ancak bunu ailenin böyle istediği çocuğa
hatırlatılarak, bir dahaki seferde kendisine müsaade etmiyecekleri
bildirilmelidir. Görülecektir ki, bir iki müsamahadan sonra çocuk
artık o yola girecektir ve bir defa da annem-babam söylediklerini
yaparlar intibaını aldıktan sonra, artık aile-çocuk refahında iyi
bir ilerleme kazanılmış demektir.
Anaokulları, çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri bu tür annebabanın
otoritelerini sağlama yönünden faydalıdır. Çocuk buralarda da sevgi
ve toleranstan sonra otorite geleceğini görecektIr. Ailesine ve
sosyal çevreye uyumu daha kolaylaşacaktır. Bu nedenle modern
anaokulu hizmetlerinin çocuğun psikososyal gelişiminde bir
gereksinim olduğu bilinmektedir. Yurdumuzda da mecburi olması
yolunda çalışmalar mevcuttur.
Anne-baba ve çocuk arasında kaprislerin Çoğalması, onları
barıştırmak için diğer sosyal çevre bireylerinin bilgisizce araya
girmeieriyle olur. Çocuk esasen kaprisler buhranı çağını
yaşamaktadır. Onların ilk rehberi olan anne ve babayı bu konuda
diğer sosyal çevre bireyleri adeta başkan seçmelidirler. Onların
yöneltisi doğrultusunda çocuklarıyla akrabalık, yakınlık vd
ilişkilerini sürdürmelidirler. Aksi takdirde onlar bilmeyerek o
çocuğa ve onun anne ve babasına yeni sorunlar meydana
getirebilirler. Çocuğa yapması lazım gelen işlerde, yemeğini
yemesi, uykusunu uyuması vd ona ödün vermeye, sen bunu yaparsan sana
şeker alacağım vs demeye hiç lüzum yoktur. Bu bir yanlışlık
olacaktır. Zira uyumak, yemek yemek ödün gerektirecek birşey
değildir. Bunlar normal fizyolojik işlerdir. Bunu yapmazsa anne ve
babanın başarısızlığa düşeceğinden korkmamalıdır. Çocuğun bu buhran
dönemini başarılı atlatabilmesi için anne ve babasının fizik
yaklaşımlarına da ihtiyacı vardır. Kucaklanmak, elinden tutup
gezdirilmek, öpebilmek vd. Bu ihmal edilmemeli, ancak normal bir
dozun da üzerine çıkılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, üç yaş bunalım
dönemi, çocuğun bütün kaprislerinin tatmin edilebileceği bir çağ
değildir. Bu kaprislerinin hepsi bu bunalım dönemiyle
bitnıeyecektir. Çocuğa günün her saatinde şeker verilmesi (ödün
verilmesi), taviz verilmesi onu büyük bir ihtimalle daha da kaprisli
yapmak için güzel bir yoldur.
Bu ilk karşı koyma buhrauı dönemi çocukta çeşitli duygu
bozukluklarına da sebep olabilir. Erkek çocuğun annesine karşı
duyduğu qın sevgi, buna bağlı olarak da az veya çok bir miktarda
suçluluk duygusuyla babaya karşı düşmanhk beslemesi doğaldır. Bu
dönemde çocuk cinsel gelişimi itibariyle Oldlpus kompleks (odip
kompleksi) çağım yaşamaktadır. Bu çağın bir gereği olarak erkek
çocuk anneye. kız çocuk da babaya aşıktır ve böylece çocuklar cinsel
bir tatmin hız alma durumundadır-lar anne ve babalarından, erkek
çocuk bu hisle, annesine karşı gizli bir suçluluk duygusu duyar.
Keza kız çocukta aynı şekilde babaya karşı. Erkek çocuk babayı, kız
çocuk da anneyi kıskamr. Anne erkek çocuğun, baba kız çocuğun olsun
isterler. Eşlerin (anne-babanın) birlikte olmasından hoşlanmazlar?
Anne baba kucaklaşsa çocukların araya girerek onları şiddetle
ayırmaya çalıştığına çok anne baba şahit olmuşlardır. Baba sert,
annede zayıf olduğu nisbette çocukların bu duyguları daha belirgin
hal alır. Bu itibarla anne ile babmnın aldırmazlık Ile baskı uasında
güzel bir denge kurmaları gereklidir. Anne sevginin, baba
otorltenin temsilcisi olmalıdır. Bu otorite sert haşin anlamda
değildir. Fakat ula anne Ile baba rolleri birbiriylb yer
değiştirınemelidir. Çocukların psikososyal gelişimleri Için bu
tehlikelidir. Oldipus kompleks dönemde kardeşler birbirleriyle de
kıskançlık Içersiııe girebilirler, Iki kız kardeş veya iki erkek
kardeşin birlikte olması halinde olabileceği gibi. İşte bütün bu
dönemlerde anne ve babanın fevkalade bilgili ve hünerli olmaları ve
sevgiyi çocııklarına dengeli bir şekilde verebilmeleri, ileride
doğabilecek türlü duygusal bozuklukları önlemek yönünden pek mühim
olacaktır. Daha sonraki yıllarda ailelerin çocuklarına karşı,
halasına çekmış, dayısına çekmiş vd gibi haklı veya haksız
eleştirilere girmeleri böylece önlenmiş olacaktır. Dememiz odur ki,
çocuklar işte böyle böyle kişilik ve beceri psikososyal sağlık elde
etmektedirler. Akrabalardan birisine benzemeleri vs. tamamen ikinci
planda mütalla edilmelidir. En ağır ruh hastalıklarında bile yandan
çok daha fazla bir oranla çocuğun sağlıklı olma şansı vardır.
Şartlar, anne-baba ve sosyal çevre yöneltisl herşeyin üzerinde
mühimdir, çocuğun ileriki pslkososyal yaşamında ve başarısında bu
önemlidir.
3 yaş bunalım dönemi çocuğu, söz gelimi kardeşinin annesinin
kucağına oturmasını kıskanır. Büyüklerin alayları, zulümle
ri, baskıları, daha başarılı sevimli ve güzel olan çocuğa karşı
gizleyemedikleri aşırı sevgileri, ÇoCuğun bu yaş dönemi
bunaIımlarını artırır. Her bunalım döneminde enferiyorite (acizlik)
duygusu -halkın aşağılık duygusu dediği- vardır. Haliyle bu dönemde
de bu sözkonusudur. Çocuk böyle durumlarda çok çabuk olarak acizlik
kompleksine kendisini kaptırabilir ve daha güzel olan iç dünyasına
döner. İçe kapalı çocuklar böyle meydana gelmeye başlar. Ana
babaların beceriksizlikleri bunu zamanla daha da körükler. Maalesef
ailelerde bu anormal durumlara sık raslamak mümkündür. Çocuğu daha
çok sevmek, erkek ve kız çocuklarına sevgi clağıtımında ihtiyatlı,
adaletli davranmak (sevgiye daha çok muhtaç olan çocuk
hissettirmeden daha çok sevilebilir, tabii diğer kardeşlere,}
onların kaprisleri karşısında gevşemeyen kararlılıkla tatlılık
göstermek, çocukları sükunetle ve sevgiyle yola getirmek
gereklidir. Üç yaş bunalım döneminin hüküm sürdüğü yaşlarda, yani
3-4 yaşlarından itibaren aile içinde herkesin aynı şekilde muamele
görmemesi gerektiği hiçbir kıskançlık duygusu yaratrnadan çocuklara
anlatılabilmeli ve onlara bu gerçek kabul ettirilebilmelidir.
Sevgide ve onlara eşya alımında eşitlik değil, adalet duygustınun ön
planda tutulması gereği öğretilmelidir. 6 yaşındaki Ali’ye çikolata
verilir, 3 yaşındaki Aysel’e verilmeyebilir. Çünkü çikolata ona
dokunmaktadır. 12 yaşındaki Mehmet’e ise Ali’den daha çok çikolata
verilir. Çünkü o daha büyüktür. Kısaca bu yaştan itibaren çocukta
eşitlik duygusundan çok adalet duygusu uyandırmak ve geliştirmek
gereklidir. Bunu çocuklar bu yaşta öğrenmeIi, içlerine
sindirmelidir.
Sonuç olarak şunlar söylenebilir;
Mekana ait ilk keşiflerin yapıldığı bu devre ‘birinci kaprisı’er
çağı’ sonunda çocuk belli bir aşama yapmış olur, ilk hürriyetini
elde etmiştir. 3-4 yaşlarında buhranlarla kendisini gösteren ilk
kurtuluş sancıları buradan ileri gelir. Çocuk neden kurtulacaktır?
Bu çok açıktır, psikososyal gelişimlerini yavaş yavaş böylece
tamamlayacak, ~cizlikten bağımlılıktan kendi kendini idare etmeye ve
de başkalarını da idare edebilecek hale gelmeye doğru gelişimdir
bu. Bir insanın daima bu yaş düzeyinde kalmış olduğu düşünülebilir
mi? Ne kadar büyük bir sorundur bu! Işte büyümenin getirdiği
sancılardır bunlardır ki, tamamen normaldir. Bu sancılar Ilerdeki
başanlara giden yoilardır. Sıkıntısız başarı olamaz, olsa da tadı
kalmaz. örneğin bir öğrenci bilmediklerini öğrenmek Için, ders
çalışarak çok Özveride bulunması, yerine göre sıkılması, uykusuz
kalması, eğlencelerinden fedakarlık etmesi lazımdır. Bunun sonunda
sınavını verecektir ve biraz daha mutluluk yolunda merhale
alacaktır. Çocuğun üç yaş bunalım dönemini de bu şekilde yorumlamak
lazımdır.
Bu kaprisler karşısında anne baba ve çocuğun diğer sosyal çevre
blreyleri heyecana kapılmamahıdırlar. Çocuğa bağırmamalı, aksine
yüzüne de norıual bir dozun üzerinde gülmemelidlr. 0 zaman
kaprlslerini artırır, onlara sığınır. Fakat bu kaprislerin geçip
gitmesini bilgili bir şekilde beklemellylz. Bu sosyal buhran
devresl de (bu buhran sosyaldır, çünkü sosyal uyum için
yapılmaktadır) çevre, çocuğun hürriyet arzusunu yaralamadıkca çocuk
beş başından önce kaybolur. Aile anlaşmazlıklarının başgöstermemesi
Için -çocuğun kaprlsleri karşısında esasen yorgun olan anne baba
dolaylı olarak birbirlerine düşebillrlerboşanmalara kadar giden
çözülmelerln bulunmaması veya en asgariye indirilebllmesl Için
-tabii çocukla ilgili olarak- aşağıda sıralayacağımız hususlara
hassasiyetle uymamız gerekecektir. Burada sayılan özet bllgilerde
çocuğun pslkososyal özelliklerini tanıma yönünden sık sık
hatırlanmalıdır.
ÇOCUK GELİŞİMİ..
Çocuk Gelişim Dönemlerinin Özellikleri
5-15 YAŞ ÇOCUKLARININ GELİŞİM ÖZELLİKLERİ
İnsan gelişimi döllenmeden başlayarak yaşamın sonuna dek sürer.
Genel olarak doğumdan sonraki ilk iki yıl içinde insan yavrusu
“bebek” olarak kabul edilir.
Çocuğun gelişimini incelemek bir çok yönden yararlıdır. Gelişim
çeşitli dönemlerden meydana gelir. Belli gelişim dönemlerinde ortak
davranış kalıplarının olduğu yapılan araştırmalar sonucu ortaya
konmuştur. Örneğin 3-4 yaş çocuklarına okuma yazma-öğretmeye
çalışmak boşuna bir çabadır. Çünkü çocuk belli bir olgunlaşma
sürecinden geçmeden belli becerileri kazanamaz. Buna karşılık dört
yaş çocuğu sayı sayamaz, renkleri ayırt edemezken en güç müzik
parçalarını öğrenebilir. Erişkinlerin bin bir güçlükle öğrendikleri
bir yabancı dili, o dilin konuşulduğu ortamda çok kısa sürede
öğrenebilirler. Konuşma yeteneğinin gelişmesi de beynin belli bir
olgunluk düzeyine erişmesine bağlıdır, beş aylık bir bebeğe ne kadar
uğraşılsa da konuşma öğretilemez, ancak 8-9 aydan sonra bebek
duyduklarını yinelemeye ve kapmaya başlar. Çocuk bu dönemde ilgi ve
uyarılmadan yoksun kalırsa yetenekler körelir. Daha da geç kalınırsa
konuşma açığı kapatılamaz. Çocuğun öğrenmeye yatkın olduğu bu
dönemler kaçırılırsa yetenekler gerektiği gibi açılıp serpilemez.
Buna “Kritik dönem” denir. Yani belli davranışların belli dönemlerde
kazanılması gerekir. Örneğin Fransa’da ormanlık bir bölge de bulunan
10-11 yaşlarındaki Victor, hiçbir dili bilmez ve konuşmaz haldeydi.
Yürümüyor, dört ayak üzerinde gidiyordu. Bir şeye uzun süre dikkat
edemiyor,insanlardan korkuyor ve sosyal ilişkilerden kaçınıyordu.
Beş yıllık bir eğitimden sonra birkaç kelime ve isimden başka bir
şey söyleyemedi. Kendi başına yaşayıp, insanlarla iletişim kurmayı
da öğrenemedi.
ÇOCUKTA CİNSEL GELİŞİM VE EĞİTİM..
Küçük çocuklar, kendi bedenleriyle çok ilgilidirler. Okul öncesi
çocuk, çevredeki dünya kadar, kendi hakkında da bilgi sahibi olmaya
güçlü bir istek duyar. 2 ya da 3 yaşındaki çocuklar, bakma ve
dokunmayla birçok şey öğrenirler ve ancak 5 yaş dolaylarına kadar
yalnızca en yalın sözlü açıklamaları anlayabilirler.Bebekler (ben
merkezci) yaratıklardır. Kendi duygu ve gereksinimlerine karşı son
derece duyarlı oldukları halde, başkalarınınkine değildirler.Yaşamın
en başında beri bedenler onlar için en büyük öneme sahiptir.Bebeğini
kucağında tutan annenin sıcaklığı ,rahatlığı ve gücü çocuğa güven ve
haz duyguları verir. Annenin yüzünün ifadesi, sesinin tonu , teninin
dokusu,bebeği tutuşu, tüm bunlar açlık,üşüme ve yalnızlık gibi hoş
olmayan, acı verici duyguların anında ortadan kalkmasıyla
bağlantılıdır.Yıkanma ve altının değiştirilmesi, bebeğin hoşlandığı
şeylerdir;kucakta sallanmanın ya da arabada götürülmenin yarattığı
ritmik duyumsamalar (sensation) da bebeğin hoşuna gider. Bebeklerde
emme yoğun bir gereksinmedir ve yalnızca biberonlu şişe ya da
annenin göğsü bu ihtiyacı uygun bir biçimdi karşılayabilir.
Bebeğe,ana ve babasının ilettiği en önemli etkenler sıcaklık,
rahatlık ve yakınlıktır.Doğumdan sonraki birinci yılda bebeğin ilk
cinsel duyguları, yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya
çıkar.Bebek bezinin genital bölgedeki baskı ve hareketi,bebeğin
hoşlandığı haz verici duyumsamalardır.Bebek el ve kol hareketlerini
daha iyi kontrol edebilecek kadar, biraz daha büyüyünce, kazara
cinsel organlarına dokunabilir ve haz verici bir duygunun yeniden
yaşanmasını istemek çok doğal ve insana özgü olduğundan, bebek
yeniden cinsel organlarına dokunmaya çalışır.
Erkek bebekler penislerini çekiştirirler; fakat
kız bebekler cinsel organlarının gizli olması nedeniyle dokunmakta
daha güçlük çekerler, bu nedenle kız bebeklerde cinsel organlarına
dokunma daha az görülür. Bazı ana babalar bu erken cinsel ilgiden
rahatsız olur ve bunun anormal olduğundan endişelenirler.
Oysa bebeklerin bu davranışı tümüyle doğal, normal ve
sağlıklıdır.Cinsel eğitim bu noktada başlar. Ana babaların akıldan
çıkarmamaları gereken nokta şudur: Sizin tarafınızdan çocuğu
şaşırtıcı ve korkutucu olabilecek öfkeli bir tepkinin gelmesi,
duygusal gelişim açısından zararlıdır ve henüz ortaya çıkmamış
mastürbasyon için de engelleyici değildir.
Devam |