SohbeTAsKiNa.Com

Sağlık

 
BİTKİLERİN TOPLANMASI


Toplama Kuralları

Şifalı bitkileri doğadan kendisi toplamak isteyen kişinin en azından, temel botanik bilgilerine sahip olması gerekir. Bu bilgilere sahip olup olmadığını kişinin kendisi de saptayabilir. Bunun için kendine şu soruları sormalıdır:

*
Aradığım bitkiyi doğada, hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak kesinlikle bulabilir miyim?
*
Bazı bitkilerin zehirli ikizleri olduğunu biliyor muyum?
*
Zehirli oldukları için ölüm tehlikesine yol açabilecek bitkilerle kendimi tedavi etmeye kalkışmamam gerektiğini biliyor muyum?
*
Hangi ortamlardan bitki toplayabileceğime, hangi çayırların, tarlaların, orman kıyılarının çevre kirliliğinden etkilenip etkilenmediğine karar verebilir miyim?
*
Etkin maddelerin en yoğun olduğu zamanda toplayarak, bitkilerin şifalı gücünden en fazla yararı sağlayabilmek için, onları hangi mevsimde, ve günün hangi saatlerinde toplamam gerektiğini biliyor muyum?
*

Çay hazırlayabilmek için bitkinin hangi organının drog hazırlamaya elverişli olduğunu (çiçek, meyve, tohum, kök, kabuk veya bitkinin tümü) biliyor muyum?

Şifalı bitkileri toplama sırasında genel olarak özen gösterilmesi gereken konuların başında, doğayı koruma kavramı yer almalıdır. Bitkileri planlı bir biçimde toplayınız. Rastladığınız bir bitki kümesinin tümünü toplamayınız ki, bir sonraki mevsimde orada aynı bitkileri yine bulabilesiniz. Çiçeklerini, yapraklarını veya meyvelerini topladığınız ağaçları veya çalı türü bodur bitkileri hırpalamayınız, dallarını kırmayınız. Çayırlara, çimenliklere, çiğneyip ezmeden dikkatle giriniz. İhtiyacınızdan fazla bitkiyi toplamamaya özen gösteriniz. Drog olarak köklerinden yararlanılan bitkilerin soylarının tükenmesine olumsuz katkıda bulunabileceğinizi hiçbir zaman unutmayınız.

Şifalı bitkileri kendisi toplamak isteyen kişi, bilgisizlik veya yanlışlıkla zehirli bitki kullanarak büyük bir sorumluluk altına girebileceğinin bilincinde olmalıdır. Bitki toplamaya yardım eden çocukların sürekli kontrol altında tutulmaları gerekir. Kesin olarak teşhis edemediğiniz bitkileri toplamayınız. Onları, eğer rastlayabilirseniz, güvenebileceğiniz bir şifalı bitki satıcısından, belki de kullanıma çok daha elverişli durumda satın alabilirsiniz!

Şifalı bitkileri toplayabilmek için, onları tanımak gerekir. Eğer onları tanıyorsanız, dikkat etmeniz gereken konular, doğru zamanda, uygun yerde ve gerektiği biçimde toplamaya özen göstermektir. Kazanılmış deneyimlere göre, en başarılı tedavileri, yeni toplanmış taze bitkiler sağlar. Taze bitkiler Şubat sonundan başlayarak Kasım sonuna kadar toplanabilir. Kış için kurutulmuş bitkilerden, pek büyük olmayan bir stok hazırlamak yeterlidir. Bunun için onları en etkili oldukları zamanda toplamaya özen göstermelisiniz.

*
Çiçeklerde en etkili zaman, çiçeklenme başlangıcında
*
Yapraklarda en etkili zaman, çiçeklenmeden önce ve çiçeklenme zamanında
*
Köklerde en etkili zaman, ilkbahar başlangıcında ve sonbaharda
*
Meyvelerde en etkili zaman, olgunluk zamanıdır.

Elbette, şu özelliklere de özenle dikkat etmek gerekir: Yalnızca sağlıklı, temiz ve haşaratsız (larvasız, kurtsuz ve böceksiz) bitkiler toplanmalıdır. Güneşli günlerde bitkiler sabah erken saatte toplanmalıdır.


REFLÜ HASTALIGI NEDİR??

Normalde sindirim sistemindeki gıdaların hareket yönü ağızdan yemek borusuna, oradan da mideye ve sonrasında barsaklara doğrudur. Reflü, mide içeriğinin herhangi bir zorlama olmaksızın geriye doğru, yani yemek borusuna kaçışına verilen isimdir. Bu durum her zaman bir hastalık olarak kabul edilmemektedir. Fakat kişide şikayet yaratacak kadar sıklıkta oluyorsa (haftada 2’den fazla) o zaman bir hastalıktan söz etmemiz mümkün olmaktadır.

Siz de reflü hastası olabilir misiniz ?

* Midenizden göğüse yükselen yanma, ekşime varsa,
veya
* Ağzınıza acı-ekşi su veya yedikleriniz geliyorsa,
veya
* Ses kısıklığı, farenjit, larenjit varsa,
veya
* öksürük – tedaviye dirençli astım sorununuz varsa,
reflü hastası olma olasılığınız çok yüksektir.

Bu hastalık neden oluşur ?

Hastalığın oluşumunda pek çok sebep bulunabilir. Bazen mide ile yemek borusu arasında kapak görevi yapan kaslar herhangi bir neden olmaksızın gevşeyip açılabilir. Sonrasında da mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasına bağlı olarak şikayetler meydana gelir. Kimi zaman da gelişmiş olan bir mide fıtığı, kapağın çalışmasına engel olur. Reflüye sebep olan daha başka pek çok faktör vardır. Hangi nedenden olursa olsun, buradaki temel sorun, mide asitinin yanlış bir ortama doğru geçişi ve oradaki hücreleri tahrip etmesinden ibarettir. Sanıldığı gibi midedeki asit miktarı yüksek seviyelerde değildir. Asit miktarı normaldir, ama bulunduğu yer yanlıştır.

Hastalığın Türkiye’de görülme sıklığın nedir ?

Yapılan çalışmalarda hastalığın ülkemizdeki görülme sıklığı Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa ülkeleriyle aynı bulunmuştur. Erişkinlerin %20’sini ilgilendiren bir hastalık ile karşı karşıya olduğumuz göz önünde bulundurulmalıdır. Aslında reflü yeni bir hastalık değildir. Bir taraftan son yıllarda kitle iletişim araçlarının yoğun ilgisi ile daha fazla duyulur olmuştur. Diğer taraftan da bu dönemde hem tanı hem de tedavide önemli gelişmeler yaşanmıştır. Geçmişte gastrit teşhisi almış pek çok hastanın aslında reflü hastası olduğu sonradan anlaşılmıştır.

Reflü hastalığında şikayetler nelerdir ?

Tipik şikayetler göğüs kemiğinin arkasında hissedilen yanma hissi ve ağza acı ekşi su gelmesidir. Bazı hastalarda ise alışılmışın dışında farklı yakınmalar söz konusudur. Biz bunlara atipik şikayetler diyoruz. Hastalarda kalp kriziyle bile karıştırılabilen göğüs ağrısına, boğaz, akciğer ve diş sorunlarına (ses kısıklığı, sık sık boğaz temizleme hissi, ses tellerinde polip, öksürük, astım benzeri yakınmalar) rastlanılabilmektedir.

Yemek borusundaki değişiklikler herkeste aynı şekilde mi seyretmektedir?

Hastalık değişik formlarda ortaya çıkabilmektedir. Çoğunlukla “non eroziv” dediğimiz şekli ile karşılaşmaktayız. Bu sık görülen tipte, yoğun şikayetlere rağmen endoskopik incelemelerde yemek borusunda gözle görülür bir hasar tespit edilememektedir. Böyle bir durumda endoskopi dışındaki tanı metotlarına başvurmamız söz konusudur.

“Eroziv” tipte ise yemek borusunda gözle görülür düzeyde yaralar (ülserler) meydana gelmektedir. Bu durumun derhal tedavi edilmesi gereklidir. Aksi takdirde daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalınabilir.

“Barrett” gelişmiş bir üçüncü tip reflü hastalığında ise, yemek borusunda asite maruz kalmış hücrelerin şekil değiştirmiş oldukları görülür. Hücrelerin kendi özgün şekillerini terk edip farklı bir hal almaları (yani Barrett gelişimi), istenmeyen bir durumdur ve yemek borusunda kanser gelişimi açısından riskin arttığını işaret edebilmektedir.

Hastalığın tanısı nasıl konulmaktadır ?

Tanıda en önemli noktalardan biri hastanın şikayetlerinin hekim tarafından ayrıntılı olarak ele alınmasıdır. Zira reflüyle karışabilen farklı hastalıklar olduğu gibi, hastada reflünün yanında ikinci bir sindirim sistemi sorunu da olabilmektedir. Bundan sonraki aşamalarda endoskopik inceleme, pH-metri, BRAVO kapsül pH-metri, impedans, manometri gibi özelleşmiş tetkiklerden biri veya bir kaçı uygulanarak tanı yoluna gidilir.

Reflü hastalığının tedavisi nedir ?

Reflü hastalığının tedavisinde sosyal tedbirlerden başlayan ve cerrahi girişime kadar değişen farklı seçenekler söz konusudur.
#
Sosyal tedbirler:
Yatak başının yükseltilmesi, reflüjenik olduğu bilinen yiyecek ve içeceklerden uzak durulması (portakal suyu, pizza, kolalı içecekler vb.), çok sıkı giysilerin tercih edilmemesi gibi mevcut pek çok sosyal tedbir, genellikle hafif düzeyde reflüsü olan hastalarda etkili olabilmektedir.

#
İkinci seçenek ilaç tedavisidir. Kısaca PPI (proton pompa inhibitörleri) diye bilinen ilaçlar asit salgılanmasını güçlü bir şekilde azaltarak şikayetlerin ortadan kaybolmasına neden olurlar. Ancak ilaç tedavisi çoğu zaman sürekli bir kullanım gerektirmektedir. İlacın bırakılması yakınmaların yeniden ortaya çıkarak hastalığın nüks etmesine neden olur. Bunun nedeni ilaçların sadece kullanıldığı günlerde asit salgısını baskılayabilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani, ilaç tedavisi kesin bir tedavi yöntemi olmayıp, sadece kullanıldığı günlerde hastanın yakınmalarını ortadan kaldıran bir tedavi türüdür.

#
Endoskopik tedaviler olarak bilinen girişim modelleri ise gerek Avrupa, gerekse de Amerika kıtasında kendisine sağlam bir yer edinememiştir. Çünkü tedavideki etkinlikleri henüz yeterince tatmin edici düzeye ulaşamamıştır.

#
Reflü tedavisindeki en önemli seçeneklerden biri ameliyattır. Elbette arzulanan bu girişimin laparoskopik yöntemle, yani kapalı cerrahi ile yapılmasıdır. Laparoskopik cerrahi ile midenin üst bölümü, yemek borusunun alt ucuna çepeçevre sarılarak dikilmekte, böylelikle reflünün önüne geçilmektedir. Yaklaşık 45-60 dakika süren operasyonun bir gün sonrasında hastalar taburcu olabilmektedir. Reflü ameliyatından sonra hastaların ilaç kullanma gereksinimleri ortadan kalkarken, 1-1.5 ay kadar uyulması gereken bir diyet dönemi vardır. Ameliyat olan hastaların diyet dönemini tamamlamalarının ardından ameliyat öncesi dönemde sakındıkları gıdaları ve içecekleri de tüketebilmeleri mümkündür. Ameliyat sonrası yaşamda ameliyata bağlı olarak hastalarda gaz ve şişkinlik yakınmaları olabilmektedir.

Mide Kanseri Nasıl Meydana Gelmektedir ?

Normalde hücrelerin yenilenmesi belli bir düzen içerisinde olmaktadır. Ancak bazı durumlarda, hücre anormal bir şekilde hızla büyümeye ve çoğalmaya başlayabilir Bu durumda TÜMÖR adı verilen bir kitle meydana gelmektedir. Bazen oluşan kitle belli bir boyuta ulaştıktan sonra büyümesini ve çoğalmasını durdurur. Bunlara iyi huylu tümörler denmektedir. Bazen de büyüme ve çoğalma kontrolsüz olarak devam eder. Bu gruptakiler genellikle kanser olarak bilinmektedir. 1 (bir) cm çapındaki kötü huylu bir tümör kitlesinin içinde yaklaşık 1 trilyon (1 000 000 000 000) kanser hücresi mevcuttur. Kanser vücutta ilk olarak midedeki bir hücreden köken alarak büyümeye başlarsa mide kanseri olarak ortaya çıkmaktadır.


Mide Kanserinin Belirtileri Nelerdir ?

Maalesef %80’i uzun bir süre sessiz ve belirtisiz olarak, yani sinsi bir gelişme göstermektedir. Henüz belirti vermeden erken dönemde yakalanması çoğu zaman kontrol amaçlı yapılan incelemeler sayesinde olmaktadır. Bazen ülser veya gastrit benzeri şikayetlere neden olabilmektedir. Erken doyma, bulantı, kusma, iştahsızlık, kilo kaybı, kansızlık, kanama (gizli veya aşikar) veya yutma sırasındada takılma hissi gibi yakınmalar genellikle tümör belirli bir boyuta ulaşınca ortaya çıkmaktadır.

Mide Kanseri Açısından Kimler Daha Çok Risk Altındadır ?

Ailesinde mide kanseri öyküsü olanlar (genetik faktörler), bazı meslek grupları (maden, tekstil, metal endüstri, boya, kimyasal, lastik, petrol sanayii çalışanları), daha önceden midesinin bir bölümü alınmış olanlar, midesinde polip, intestinal metaplazi, atrofik gastrit gibi hücresel değişimleri olanlar daha yüksek risk altındadır.
Tanı Nasıl Konulur ?

En iyi tanı yöntemi endoskopik incelemedir. Bu sayede midenin tüm iç yüzeyi görüntülenebilir ve ayrıca şüpheli alanlardan biyopsi alınabilir. Bunların dışında mide filmi, endoskopik ultrason veya bilgisayarlı tomografi gibi yöntemlerden de faydalanılabilmektedir.
Tedavide Ne Yapılmaktadır ?

Mide kanserinin öncelikli tedavisi cerrahidir. Cerrahi girişim ile midenin bir bölümü veya tamamı alınmaktadır. Midenin tümünün ya da bir kısmının alınması mide kanserinin yerleşim yeriyle ilgili bir durumdur. Ameliyat sırasında mideye komşu olan lenf bezleri de çıkarılarak mikroskobik inceleme için patoloji laboratuarına gönderilir. Midenin tamamı alındığında yemek borusu ile ince barsakların başlangıç bölümü birbirine dikilerek sindirim sistemindeki devamlılık sağlanmaktadır. Bu durumda bir süre için kişinin yemek yeme alışkanlığında ve sıklığında değişiklikler meydana gelecektir. Ancak zamanla vücut bu duruma uyum sağlayacaktır. Ameliyattan sonra radyoterapi, kemoterapi gibi ilave tedaviler bazı durumlarda uygulanabilmektedir.




Tedavi Bittikten Sonra Takip Nasıl Olmaktadır ?

Bu hastalarda belirli aralıklarla kontroller mutlaka yapılır. İlk iki yıl, 3 - 6 ayda bir, daha sonraki dönemde yılda bir bazı incelemeler tekrar edilmektedir.

Mide Kanserinden Korunmak İçin Neler Yapılabilir ?

Elbette hastalığa yönelik genetik bir eğilim varsa bunun önüne geçmek mümkün değildir. Ancak hastalık sadece genetik yatkınlık ile ilgili değildir. Bu yüzden yüksek ısıda pişirilmiş etlerden, aşırı tuzlu gıdalardan (turşu, soya sosu, tuzlanmış balık vb.) ve özellikle içerisinde çok sayıda nitratlı katkılar bulunan hazır gıdalardan uzak durulmalı, bunun yerine sebze ve meyve tüketimi arttırılmalıdır.

Tüm Mide Kanserleri Birbiriyle Aynı mıdır ?

Kanserler bir çok özellikleri bakımından birbirinden farklı özellikler göstermektedir. Bu nedenle ameliyattan önceki ve sonraki dönemde hastalığın seyri de değişkenlik arz eder. Ancak bu özelliklerin ve hastalığın evresinin iyi anlaşılması için ameliyatta çıkarılan mide ve lenf bezlerinin patoloji laboratuarında incelenmesi gerekmektedir.

Safra kesesinin görevi nedir ?

Safra kesesi karaciğerin üretmiş olduğu safrayı biriktiren ve yemeklerden sonra bol miktarda salgılayan küçük bir organımızdır. Safra kesesinin onikiparmak bağırsağına boşalttığı safra, yağların sindirimi için kullanılmaktadır.

Safra kesesinde taş sık görülen bir hastalık mı ?

Oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Yaşla birlikte görülme sıklığı artmaktadır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki istatistiklere göre 50-65 yaş arası kadınların %20’sinde, erkeklerin ise %5’inde safra kesesinde taş mevcuttur.

Safra kesesinde taş neden oluşmaktadır ?

Taş oluşmasının pek çok sebebi vardır. Örneğin safranın içerisinde yer alan maddeler, birbirleriyle bir denge oluşturacak şekilde belli oranlarda bulunmaktadırlar. Bu oranlarda bir bozulma olduğunda taş teşekkülü için bir zemin oluşmaktadır. Ayrıca genetik etkiler, çeşitli kan hastalıkları, bu bölgenin enfeksiyonları, safra akımını zorlaştıran mekanik sebepler, yüksek kolesterol düzeyleri vb. taş gelişimine neden olabilmektedir.

Safra kesesinde taş gelişimi için risk faktörleri nelerdir ?

İleri yaş,

Kadın olmak,

Gebelik,

Östrojen kullanımı,

Obezite,

Genetik yatkınlık,

Bazı kan hastalıkları,

Siroz hastalığı

Safra kesesinde taş olduğu nasıl teşhis edilmektedir ?

Safra kesesinde taş varlığını araştırmak için en uygun tanı metodu karın ultrasonudur. Kolay uygulanabilmesi ve hiçbir yan etkisinin olmaması yöntemin en önemli avantajlarıdır. Karın ultrasonu ile %98 oranında bir başarıyla safra kesesi taşlarının tespiti mümkündür. Aç durumdayken yapılan bu tetkikle safra kesesinde gelişen taşların sayısı, boyutu gibi pek çok özellik hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.

Safra kesesinde taş ne gibi şikayetlere neden olur ?
Safra kesesinde taş olan hastaların büyük çoğunluğunda hiçbir şikayet yoktur. Hatta kimi zaman sadece kontrol amaçlı yapılan bir karın ultrasonografisi sırasında taşlar tesadüfi olarak saptanmaktadır. Bunlara sessiz taş da denmektedir. Safra kesesi taşları uzun yıllar hiçbir soruna neden olmadan sessizce kalabildikleri gibi, bazen aniden çok şiddetli şikayetlerle ortaya çıkabilirler. Safra kesesinde taş olan hastaların karın ağrılarına bulantı ve kusma gibi şikayetler eşlik edebilir. Söz konusu karın ağrısının süresi ve karakteri değişkenlik gösterebilmektedir. Kimi zaman yağlı bir yemek sonrası şikayetler ortaya çıkarken, bazen bu durumun yemeklerle bir ilgisi yoktur. Ağrı, sıklıkla karın üst bölümünde ve sağ tarafta meydana gelirken, bazen orta hatta da olabilmekte ve sırt bölgesinde iki kürek kemiğinin arasına da yansıyabilmektedir. Ağrı genellikle başladıktan sonra 15 dakika ile 4 saat arasında değişen bir süreçte sonlanır. Eğer kesintisiz olarak devam edip, 6 saatlik bir süreye ulaştıysa, o zaman taşın sebep olduğu bir iltihaplanma süreci ya başlamıştır ya da başlamak üzeredir. Bu durum, evde ağrı kesiciler veya başka ilaçlarla kontrol edilebilecek bir tablo değildir. Kişinin derhal bir sağlık kurumuna başvurması gereklidir. Safra kesesindeki taşlar daha ciddi sorunlara da yol açabilirler. Taşların safra kesesinden ana safra kanalına düşmesine bağlı olarak, tıkanma sarılığı veya pankreas iltihabı denen daha ciddi tablolar ortaya çıkabilmektedir.

Safra kesesi iltihaplanınca ne gibi belirtiler meydana geliyor?

Bu durumda kesintisiz devam eden karın ağrısına bir süre sonra ateş yüksekliği, kan lökosit sayısında artış ilave olmaktadır. Bu oldukça önemli ve kısa süre içinde müdahale edilmesi gereken bir durumdur.

Taşın büyük veya küçük olması önemli midir ?

Safra kesesinde meydana gelen taşlar değişik boyutlarda ve sayıda olabilir. Özellikle küçük taşlar ana safra kanalına düşerek tıkanma sarılığı veya pankreas iltihabına neden olma açısından daha risklidirler. Diğer taraftan büyük taşlar safra kesesinin duvarına bası yaparak daha farklı sorunlara neden olabilir.

Ameliyatta safra kesesindeki taşlar mı alınıyor ?

Safra kesesi ameliyatı olacak hastaların en çok merak ettikleri konuların başında bu soru gelmektedir. Safra kesesinde bir kez taş oluştuğu zaman bu aynı zamanda safra kesesinin işlevinde bir sorunun olduğunu da bize göstermektedir. Dolayısıyla sadece taşlar alınırsa bir süre sonra yeni taş teşekkülü kaçınılmazdır. Bu yüzden safra kesesi ameliyatında sadece taşlar değil, safra kesesi tümüyle alınmaktadır.
Ana safra kanalına düşen taşlar sarılık yaparsa, nasıl bir tedavi yapılıyor ?

Böyle bir durumda ilk önce ana kanala düşmüş olan taşların halledilmesi gerekir. Geçmişte açık yapılan bir ameliyat sırasında hem safra kesesi alınmakta, hem de ana kanala müdahale edilmekte idi. Ancak günümüzde bu işlem daha modern tekniklerle çözümlenmektedir. Bir endoskopik girişim olan ve kısaca ERCP (veya ERKP) diye bilinen girişimle ana safra kanalına girilerek, bu alandaki taşlar temizlenmektedir. Daha sonraki aşamada ise kapalı bir ameliyatla safra kesesi alınmaktadır. Böylelikle ameliyatın boyutunda önemli bir küçülme sağlanmaktadır.

Açık ameliyat mı, kapalı (Laparoskopik) ameliyat mı daha iyidir ?

Bu sorunun cevabı tartışmasız kapalı ameliyattır. Ancak bazı durumlarda ameliyatın kapalı olarak yapılabilmesi mümkün olmayabilir. Bu durumda elbette açık ameliyat tercih edilecektir. Daha önceden açık yöntemle üst karın bölgesinden ameliyat geçirmiş hastalarda, safra kesesi ameliyatı kapalı yöntemle gerçekleşmeyebilir. Bazen de safra kesesindeki taşın sebep olduğu iltihaplanmalar, safra kesesinde aşırı yapışıklıklara neden olarak kapalı cerrahiye izin vermeyebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda, cerrah kapalı başladığı ameliyatı açık yönteme çevirerek işleme devam etmek zorunda kalabilir.

Laparoskopik yöntemin avantajları nelerdir ?

Laparoskopik yöntem, 3-4 adet yarım ve bir santimetrelik delikler yardımıyla gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden açık yöntemdeki büyük kesinin yarattığı ağrı ile kıyaslandığında laparoskopik cerrahi çok daha konforlu bir ameliyat sonrası dönem yaşatmaktadır. Ayrıca laparoskopik cerrahi uygulamasının ertesi günü hasta taburcu edilebilirken, açık cerrahide bu dönem çok daha uzundur. Elbette bu durum kişinin normal yaşantısına dönme süresini de çok etkilemektedir. Bir diğer konu ameliyat yerinde fıtık gelişme olasılığıdır. Bu risk açık cerrahide laparoskopik cerrahiye nazaran çok daha fazladır.

Ameliyatlar genel anestezi mi yoksa lokal anestezi mi altında yapılıyor ?

İster açık cerrahi ister laparoskopik cerrahi olsun, safra kesesi ameliyatları genel anestezi altında gerçekleştirilmektedir.

Ameliyattan sonra ne kadar zamanda iyileşme meydana geliyor ?

Ameliyatın ertesi günü taburcu edilen hasta bir hafta sonra rahatlıkla işine dönebilmektedir.

Vücutta safra kesesinin eksikliği bir sorun yaratıyor mu ?

Safra kesesi alındığı için karaciğer tarafından üretilen safranın depolanması mümkün olamayacaktır. Bunun yerine safra sürekli olarak onikiparmak bağırsağına akacaktır. Yağ sindirimi için çok az miktardaki safra yeterli olduğundan bir sorun yaşanmayacaktır. Ancak sindirim sistemindeki bu yeni duruma alışıncaya kadar (3 ay – 1 sene) yemek sonrası ufak tefek şikayetler (gaz, şişkinlik vb.) meydana gelebilir.

Safra kesesi taşı ile safra kesesi kanserinin ilişkisi var mıdır ?

Bu durum safra kesesi kanseri olan hastaların çoğunda aynı zamanda safra kesesi taşı da bulunması nedeniyle ortaya atılmıştır. Safra kesesinde uzun yıllar bulunan taşın kronik bir enfeksiyon yaratmasıyla, safra kesesi kanserinin oluşabileceği yönünde ciddi iddialar olsa da bu durum kesin bir şekilde kanıtlanamamıştır.

ÇOCUK PSİKOLOJİSİ..

Çocukta Psiko-sosyal Uyum Evreleri

Hayatın esasının mutlu yaşamak ve mutlu yaşatmak olduğunu hatırlatmıştık. Çocuğun da mutlu yaşaması ve ileride de kendisinden hiz­met bekleyenleri mutlu ede­ bilmesi beklenir ve istenir. Işte aile ve çocuk refahının esası budur. Bunun için ço­cuğun bedensel sağlığının yerinde olması ve derslerinin de ba­şarılı olması yetmez. Bundan önceki bahislerde değindiğimiz gibi ruhsal (moral, ahlak} ve sosyal yönlerden de sağlıklı olması gerekecektir. Birey bu yöndeki sağlığını yani mental (ruhsal, moral, ahlak) ve sosyal (entellektüel) iyilik halini -ki bilindiği gibi buna kısaca psiko-sosyal diyorduk. bir anda elde edememekteydi. Bunun aşamaları vardı. Bu aşamalar şöyledir:

Birinci bunalım dönemi, ikinci bunalım dönemi ve üçüncü bunalım dönemi. Her dönemin kendine has özellikleri ve sıkın­tıları vardır. Çocuk bu dönemlerde kaprisli ve idare edilmesi güç bir varlık olur. 0 kendi iç dünyasında büyük mücadeleler i­çersindedir. Bundan kaynaklanarak çevresiyle zıtlaşması ola­ğandır. Oysa çocuğun bu bunalım dönemlerini anne, baba ve Çocuğun sosyal çevresi iyi bir şekilde bilerek, çocuğa onun sı­kıntılarını azaltabilecek tarzda psiko-sosyal destek sağlama du­rumundadırlar. Ancak çocuk için olduğu kadar, aile ve toplum i­çin de çıkar yol böyledir.
Birinci buhran döneminde çocuk “ego”sunu yani benliğini keşfeder. Ülkemiz iklimi ve şartları itibariyle bu çağ 2.4 ile 4 yaşları arasında kendisini gösterir. ikinci buhran döneminde çocuk “sosyal benliğini” keşfeder. Takriben 6.5-8 yaşları arasın­
da seyreder. Üçüncü buhran, bunalım dönemi ise 10.5 yaşların­da başlayarak 22, hatta 25 yaşa kadar devam edebilir. Bu dö­nemde de çocuk çocukluk $İR’Ülojiskıden çıkarak, kendi cinsel psikolojisinin özelliklerine adaptasyon sancıları çeker. Kız ise kızlık, erkek ise erkeklik psikolojllerine adaptasyon sancıları çeker.

Ilk bunalım döneminin diğer adı 3 yaş buhran dönemidir. Buna geçmeden önce doğumdan üç yaşa kadar olan çocuğun ti­pik bazı özelliklerini hatırlatmamız yerinde olacaktır:

DOĞUMDAN 3 YAŞA KADAR ÇOCUK:

Doğumun çocukta büyük bir sarsıntı yaptığı bilinmelidir. Bunun başarılı olması gereklidir. Doğum esnasında olan trav­malar (çarpma, vurma, sıkışma vd) daha ilerki yıllarda belirtile­ri görülebiLecek çeşitli beyin zararlarırıa (brain damage) yol aça­bilir. Halkın sar’a olarak bildiği epilepsi bunlardan bir tanesidir. Doğum ve çevresinin, doğum anının bu özelliğini kısaca belirt­tikten sonra ilk yaşın ilk keşiflerin yapıldığı dönem olduğunu söylemek lazımdır. Çocuk vücudunu keşYeder, emer, elleriyle yoklar, dokunur, avuçlarıyla sıkar. Böylece o dolaysız mekanı keşfeder, görür, işitir, ışığı, şekilleri renkleri vd keşfeder. Hare:

keti keşfrder, yerinde kıpırdanır durur, organlarını göze çarpa­cak şekilde zevkle hareket ettirir. Bu beden hareketleri, çocu­ğun kıpır kıpır hareketi bilindiği gibi onun kas ve sinir faaliyet­lerinin gelişmesi için lüzumludur. Bı.ı nedenle çocuğa küçük yaşlarında bağlanan kundaklar çocuğun bu özelliğini yerine ge­tirmesine mani teşkil etmemelidir. Bu arada çocuğun keşifleri devam eder. Çocuk sözü keşfeder. 12 aylıkken ilk kelimeleri söyler. 14’ncü ayına doğru yürümeye başlar.

Çocuk pek büyük bir heyecanlanma kabiliyeti gösterir. Her­şey bu devrede onun üzerinde sarsıntı yapabilir. Örneğin bir a­lışkanhığın terkedilmesi, rejimde değişiklik yapılması (sütten kesilmesi) gibi. Bu sarsıntının şiddetine ve tekrarına göre çocu­ğun karakteri üzerinde izler bırakması mümkündür. Çok defa bu izler kalmaktadır. Böylece onun zihin ve beden gelişmesin­de gecikmeler görünmesi de olağandır. Bunların başlıcası ço­cukta emniyetsizlik duygusu görülmesi olayıdır. Çocukta korku, sıkıntı ve ürkeklik görülür. Daha sonraları onda eııferiyorite (yetersizlik duygusu) -halkın aşağılık kompleksi dediği hal-meydana gelebilir. Çocuğun düzen ve düzensizliğinde bunların değeri büyüktür.

Çocuk üç yaşına doğru eşyanın düzenini bozmak sonra bun­ları yerli yerine koymak suretiyle oynar. Kısaca bu dönem çocu­ğuıı başkalarıyla münasebette bulunması için lüzumlu olan ma­haretleri elde ettiği yaştır. Çocuğun gelişmesi duyularının ve hareketlerinin gelişmesinden ayrılamaz. Yürümesi bedeni ka­dar zihnini de ilgilendiren bir merhale olarak karşımıza çıkar.

BİRİNCİ BUNALIM DÖNEMİ

Buna ezcümle belirtildiği gibi, “Hürriyete karşı birinci atı­lım~ “birinci kcıprisler çağı”, “Egosantrik dönem”, “3 yaş bunalım dönemi” gibi isimierde verilmektedir Uacquelin, G.). Çocuk, e­go’sunu, yani benliğini bu dönemde keşfeder. Bu keşif iyi ola­maz, başarılı atlatılarnazsa, halkın egoist dediği, bencil bir ti­pin ortaya çıkması çok doğaldır. Velevki bu hal, ilgili uzmanla­rın titiz yardımlarıyla gerek o devrede veya daha sonraki ay ve yıllarda derinlemesine çalışılarak düzeltilmek istenmesin. Böy­le bir zaafın daha sonra telafiye çalışılması şöyle bir örnekle e-le alınabilir. Bir pencere camını kırmak veya kırmamak. Biraz dikkat edilir- ve cam kırılmazsa mesele yoktur. Eğer cam kırıl­mışsa o taktirde o kırık camlar toplanıp fabrikasına gönderilir, kırık parçalar tekrar cam haline getirilebilir ve- bir usta tarafın­dan yerine yeniden takılabilir. Birinci yol çok basittir, Küçük bir dikkat, ikinci zahmetli yoldan insanı korur. 3 yaş bunalım dö­neminin başarılı veya başarısız geçmesi ve sonradan telafiye çalışılması aşağı yukarı bu örnekte verildiği tarzdadır. En iyisi bu dönemi anne ve babanın iyi tanıyarak, buna uygun davranış­ları benim seyebilmeleridir.

3 yaşına kadar çocuk çevresindeki mekanı yavaş yavaş keş­fetmiş ve inşa etmiştir. Evde zararlı işler, örneğin tabakları kır­mak, merdivenden düşmek vs gibi yapabilir (dikkat). Tedbirli o­lunınalıdır. Tedbir alınmalıdır. Merdiven başlarına parmaklıklı kapı yapılması gibi tedbirlere gitmek lazım.dır. Bu dönemde an­ne-baba çocuğuna sık sık “koşma düşeceksin, dokunma kirlete­ceksin, dikkat et biryerini acıtacaksın” der dururlar. Hastalıktan

yeni kalkmış bir şahsa yavaş yavaş odada dolaşmaya başladığı zaman bundan sevinç duymaklığımız gerekir. Oysa böyle yap­mayıp da onun bu hareketine kızgınlık gösterilirse, hastanın iyi olma azmi kırılabilir. Ayağa kalkmaya hasret kalmış hasta ken­dine bu takati bulabiliyorsa hatta doktor kendisine engel olmak istese bile ayağa kalkma işini yinelemek isteyecektir. Çocuk 1-çin de durum böyledir. 0 özlemle yürümeyi, gelişmeyi, bilgisi-ni artırmak için etrafı karıştırmayı arzulamaktadır. 3 yaşındaki çocuk elinden gelse dünyayı keşfetmeye çalışır. Kırılabilecek şeyleri kırmaya, kalemlerle bir yerleri çizmeye ihtiyacı vardır. Buna göre bir oda veya köşe hazırlanması evde çocuk için fay­dalı olur. Çocuğu bütün bunlarda tecrübe sahibi olmasında kontrolümüz dahilinde serbest bırakmalıyız.

Çocuk bu çağda (2.5-4 yaş) çevreden ve aileden adeta çözü­lerek hürriyet yolunda ilk merhaleyi aşar. Amaç ileride tek başı­na hayatını yaşayabilecek hale gelmesidir. Bunun ilk sınavı bu dönemde verilmektedir.

Bir kuşun uçabilmek için ilk palazlanmaya başlaması bunun güzel bir örneğidir. Böyle böyle kuş uçmayı öğreııecektir. 0 da kendi başına yuva kuracaktır, onun da yavruları olacaktır ve böylece tabiat devam edip gidecektir. Bu dönemin bir diğer adı da “ilk karşı koyma buhran dönemi” dir. Bu nedenle çocuk ken­disine vasilik edenlere karşı koymadan rahat edemez. Bunun da sebebi şudur. 0 kendi kuvvetini tanıyacaktır. Kendi öz kuv­vetini deneyecektir. Kendini kabul ettirmeye çalışacaktır. Daha ilerki yıllarda geçireceği, ikinci bunalım dönemi için güç topla­yacaktır. Sosyal benliği keşfetme buhranı, bunun için daha şim­diden kendisine cemiyette bir yer temin etme sancılarını halle­debilmek için zeminler hazırlamakla meşguldur.

Bütün bunlar normaldir. Yaşamanın gelişmenin, evrelerin bir neticesidir. Bunlar bilinmezse çocukta bu karşı koymalar çok şiddetli hal alır ve daha büyük kaprisler şeklinde belirir. Çocu­ğun bu özelliği anne-baba tarafından hatırlanmazsa çok ciddi karı-koca sorunları ortaya çıkabilir. Zira eşler mutlu olmak için evlenmişlerdir. Oysa çocuk türlü kaprisleriyle onlara adeta ha­yatı çekilmez hale getirmektedir. Nitekim halk arasında bir söz vardır, evliliğin tekli yıllarında karı-koca sorunları, kavgalar çok olur denilir, yani 3,5, 7 nci yıllarında, 3 yaş ve 7 yaş buhrarı dönemleri bilinseydi, bu suni karı-koca sorunları doğmazdı. E­sasen evlilik paikolojisine göre eşler herhangi bir şekilde zaafa uğradıkları taktirde, birbirlerini suçlamak yoluyla konuyu sap­tırma eğilimi vardır. Örneğin ekonomik sorunlar karı-kocanın ciddi kavgalarının doğmasına neden olabilir. Oysa karı-koca masumdur. Sorun ekonomiktir, bunun gibi. Sonuç, tabiat ka­nunları tanınmalı, ona uygun davranışlar benimsenmelidir.

Anne ve babanın ÇocUğUn eğitiminde aynı paralelde olmala­rı ciddi bir sorundur. Yani aynı bilgileri birlikte bilmeli ve uygu­lamalıdırlar. Görüş ayrılıkları varsa bunlar uygun şekillerde (ai­le refah klinikleri vd) biran önce ortaya konulup giderilmelidir yoksa bundan sadece anne baba değil çocuk da çok örselene­cektir.

Çocuğun psikososyal özellikleri ve başarılı bir uyumunun e­sasları konusunda anne ve babanın fikir birliği içersinde olma­ları, aile ve çocuk refahı açısından aşılması gereken ilk merha­ledir.

Çocuk bedensel ve psikososyal gelişimi açısından etrafta za­rar verebileceği eşyaların bulunmadığı bir odada veya en iyisi bir bahçede oynayabilmelidir. Havanın güzel olduğu durumlar­da çocuğun tabiat içersinde olması çok faydalıdır. Gerek odada ve gerekse bahçede çocuk takip ve kontrolden asla uzak tutul­mamahdır. Ancak bu müdahale anlamında olmayıp, onun canı­na ve çevreye zarar verebflmesini önlemek yönünden önemli­dir. Bu yaşta çocuğun pahalı oyuncaklar yerine tahta küpler, ip, çakıl taşları, eski fakat temiz çantalar, üst üste koyarak şekil yapabileceği seramikler, oyuncak el terazisi, sepet, bozuk ve kullanılamaz duruma gelmiş olan telefon apareyi, belki bir yazı makinası (daktilo) vd daha yararlıdır. Kaslarını ve duyularını ça­lıştırabilmek yönünden de bu tür elemanlar lüzumludur.

Örneğin bir baba kendi imkanlarıyla lxlxS cm büyüklükle­rinde küçük küçük tahta parçalarını marangoza hazırlatabilir. Kendisi bir pazar günü çocuğuyla birlikte bunu önce zımparala­yabiltr. Sonra da onları renk renk yağlı boya ile boyayabilir. Bunlardan bir sepet dolusu, tahminen 150-200 adet olması, hatta aralarında farklı ölçülerde tahta parçalarının da boyalı o­larak bulunabilmesi bu buhran dönemini yaşayan çocukların pek işine yarar ve bunları üstüste koymak suretiyle türlü şekiller yapmak ister. Çok ucuz ve kullanışlı araçlar olurlar. Üstelik kırılması, yarılnıası, yutulması gibi tehlikelerde bulunmamakta­dır.

Çocuğun normal gelişimi açısından gürültü etmesi bir ge­reksinimdir. Fazla sessiz çocuklar, çok hareketli çocuklardan hatta daha çok endişe uyaııdırmalıdır. Rehberlik herşeyden ön­ce sevgi, toi~rans, otorite, sabır ve inanma işidir. Çocuğa anne ve babasından istediği pstkososyal hakları sevgi vd verildiği zaman, ondan da bazı şeyler ist~rnek ve almak daha kolaylaşır. Örneğin otoritemize itaatı gibi. Nitekim gerçek sevgi ve tole­rans görmüş çocuklar anne ve babalarının otoritelerini daha ra­hatlıkla kabul ederler ve onlara itaat ederler. Çocuk üzülüyor, ağlıyor diye onun iyiliği için ondan beklediğimiz işleri yapmı­yorsa, söz tutmuyorsa kendinden istediklerinden vazgeçmek., çocuğun işlerini ağlıyarak yaptırabiieceğine dair onda bir kana­at hasıl olmasına vesile teşkil eder. Bu sebepten çocuktan bir­şeyler isterken bunların istenebilecek şeyler olup olmadığı ko­nusunda önce iyi karar verip ondan sonra kararlı olarak onu uygulamamızda büyük yararlar vardır, Örne~ğin bu dönem bu­nalımı içersinde olan çocuğun televizyon seyredip seyretme­mesi konusunda verilmiş ciddi ve tutarlı karar alınmalı ve istik­rarlı bir şekilde uygulanmalıdır. Birgün öyle, birgün böyle birbi­rini çelişkiye düşüren davranışlar Çocuğu da, aileyi de mutsuz­luğa götürür. Çocuğu eğitenlerirı bir süre sonra çocuk karşısın­da etkisiz hale gelmeleri bundandır. Onları tekrar çocuk üzerin­de etkili hale getirmeye çalışmak giderek zorlaşır ilgili uzman­lık müesseselerinin bu aşamada da yardımları büyük olur.

Yetişkinler, çocuğun akrabaiarı ve diğer sosyal çevre bireyie­ri, çocuğu yola getirmek veya ona karşı yeteriaıce etkili olabil­mek için ne kadar araya girerlerse, Çocuğun karşı koyma tepki­leri de o nisbette çok şiddetli olur. Çocuğun kaprisleri giderek artar. Anne-baba burada esastır. Diğer sosyal çevre bireyleri an­ne-babanın otoritesini çocuk üzerinde sarsacak davranışlardan şiddetle sakınmalıdırlar oysa iyilik yapıyoruz diye nice aile ya­kınları çocuğun yanında anne ve babayı eLeştiririer veya onların koydukları kurallara ters düşecek tavırlarda buJunurlar. B~iylece çocuğun sosyal gelişimi yeni buhranlar ortaya çıkarır. Öyle ise, sadece anne babanın değil tüm bireylerin bu alanlarda asgari bilgiyi bilıneleri vatandaşlık görevi olarak mühimdir.

Çocuğun eğitiminde rehberlik görevini üzerine almış anne ve baba, mutlaka bu alanlarda özel eğitim almış asgari bir uz­mamn denetiminde bu görevini sürdürmeye çalışmalıdır. Bill­mi. guIrdlğI bu kolaylıktan yararlamnalıdır.

Çocuğun kaprisleri karşısında yapılabilecek en iyi hareket tarzı, çocuğun tehlikesizce yapabileceği şeyleri yapmasına mü­saade etmek, öte yandan da kaprislerinl görmemezlikten gel­mektir. Suçları karşısında veya yapması lazım gelen işlerinde sarsılmaz bir sesle ve sükunetle onu eğitınek gerekir. Bundan çıkan anlam şöyle de olabilir. Çocuğu hoşuna gideni kırmakta, kapılan kmralamakta, duvarları çizmekte serbest mi bırakmak lazımndır. Verilecek cevap, evettlr. Çocuğun kaslarım ve duyula­nnı gellştlrebilmek için buna ihtiyacı vardır. Çocuğun ilaca ihti­yacı olsa bu alınmayacak mıdır? Öyle ise bu da yapılacaktır. Bu dönemde çocuğun ilacından blrkısmı da budur. SÜRÜ eşyalar ve süslü duvarlar her zaman tekrar yapılabilir. Ancak çocuk bü­yüdükten sonra onun giden çağını tekrar geriye getirmek müm­kün değildir. Ne yazıkkl, meslek hayatımızda sosyo-ekonomik yönden üst düzeyde bulunan kültürlü aileler de bile bu tür uy­gulamaları çok görmekteyiz. Pırıl pırıl bir çocuk odası, herşey model kitaplarındaki gibi ama gel gelelim, çocuğun etrafı çiz­mesi, dağıtması vs yasaktır. Orada biblo gibi oturmak zorunda­dır. Kimi bu kesim ailelerde anne makyaJını yapıp günlere git­mektedir. Çocuk ise bunalım dönemini kapıcının kızı ile birlikte geçirmektedır. Kapıcının kızını haklr görmüyoruz. Asla, ancak annenin yerini kimse tutamaz. Kaldı ki, başından bu yana söy­leyip durduğumuz gibi, çocuğu bilimsel yönden tanımak ve 0-na göre hizmet vermek esas değil miydi?


Çocuğu hoş görmenin asla kayıtsızlık anlamına gelmediği hep söylenegelmiştlr. Çocuğu tanıyıp ona uygun davranışlar 1-çersinde olduktan sonra, pekala çocuktan yemeğini düzgün ye­mesi, elini güzelce yıkaması, kendi odasında etrafı dağıtması­mn daha uygun olacağı kesin bir şekilde ve tatlılıkla söylenme­11, istenmelidir. Kesin bir şekilde istemek gereklidir. Bunda se­bep lazımdır. İlk deneyimlerde anne-baba başarısızlığa uğrar­larsa yılmamalıdırlar ve özenle lstlkrarlarını korumalıdırlar. ör­neğin böyle bir olayda, mesela televizyon seyretmede, geç saatlere kadar anne-baba Çocuğun bu seyirine mani olmak istiyor­sa, bu kararını açıkca çocuğa söylemelidir. En fazla iki kez de müsamaha (başlangıçda) hoşgörülebilir. Ancak bunu ailenin böyle istediği çocuğa hatırlatılarak, bir dahaki seferde kendisi­ne müsaade etmiyecekleri bildirilmelidir. Görülecektir ki, bir iki müsamahadan sonra çocuk artık o yola girecektir ve bir defa da annem-babam söylediklerini yaparlar intibaını aldıktan sonra, artık aile-çocuk refahında iyi bir ilerleme kazanılmış demektir.

Anaokulları, çocuk bahçeleri, çocuk kulüpleri bu tür anne­babanın otoritelerini sağlama yönünden faydalıdır. Çocuk bura­larda da sevgi ve toleranstan sonra otorite geleceğini görecek­tIr. Ailesine ve sosyal çevreye uyumu daha kolaylaşacaktır. Bu nedenle modern anaokulu hizmetlerinin çocuğun psikososyal gelişiminde bir gereksinim olduğu bilinmektedir. Yurdumuzda da mecburi olması yolunda çalışmalar mevcuttur.

Anne-baba ve çocuk arasında kaprislerin Çoğalması, onları barıştırmak için diğer sosyal çevre bireylerinin bilgisizce araya girmeieriyle olur. Çocuk esasen kaprisler buhranı çağını yaşa­maktadır. Onların ilk rehberi olan anne ve babayı bu konuda di­ğer sosyal çevre bireyleri adeta başkan seçmelidirler. Onların yöneltisi doğrultusunda çocuklarıyla akrabalık, yakınlık vd iliş­kilerini sürdürmelidirler. Aksi takdirde onlar bilmeyerek o ço­cuğa ve onun anne ve babasına yeni sorunlar meydana getirebi­lirler. Çocuğa yapması lazım gelen işlerde, yemeğini yemesi, uykusunu uyuması vd ona ödün vermeye, sen bunu yaparsan sana şeker alacağım vs demeye hiç lüzum yoktur. Bu bir yanlış­lık olacaktır. Zira uyumak, yemek yemek ödün gerektirecek bir­şey değildir. Bunlar normal fizyolojik işlerdir. Bunu yapmazsa anne ve babanın başarısızlığa düşeceğinden korkmamalıdır. Ço­cuğun bu buhran dönemini başarılı atlatabilmesi için anne ve babasının fizik yaklaşımlarına da ihtiyacı vardır. Kucaklanmak, elinden tutup gezdirilmek, öpebilmek vd. Bu ihmal edilmemeli, ancak normal bir dozun da üzerine çıkılmamalıdır. Unutulma­malıdır ki, üç yaş bunalım dönemi, çocuğun bütün kaprisleri­nin tatmin edilebileceği bir çağ değildir. Bu kaprislerinin hepsi bu bunalım dönemiyle bitnıeyecektir. Çocuğa günün her saatin­de şeker verilmesi (ödün verilmesi), taviz verilmesi onu büyük bir ihtimalle daha da kaprisli yapmak için güzel bir yoldur.

Bu ilk karşı koyma buhrauı dönemi çocukta çeşitli duygu bo­zukluklarına da sebep olabilir. Erkek çocuğun annesine karşı duyduğu qın sevgi, buna bağlı olarak da az veya çok bir mik­tarda suçluluk duygusuyla babaya karşı düşmanhk beslemesi doğaldır. Bu dönemde çocuk cinsel gelişimi itibariyle Oldlpus kompleks (odip kompleksi) çağım yaşamaktadır. Bu çağın bir gereği olarak erkek çocuk anneye. kız çocuk da babaya aşıktır ve böylece çocuklar cinsel bir tatmin hız alma durumundadır-lar anne ve babalarından, erkek çocuk bu hisle, annesine karşı gizli bir suçluluk duygusu duyar. Keza kız çocukta aynı şekilde babaya karşı. Erkek çocuk babayı, kız çocuk da anneyi kıskamr. Anne erkek çocuğun, baba kız çocuğun olsun isterler. Eşlerin (anne-babanın) birlikte olmasından hoşlanmazlar? Anne baba kucaklaşsa çocukların araya girerek onları şiddetle ayırmaya çalıştığına çok anne baba şahit olmuşlardır. Baba sert, annede zayıf olduğu nisbette çocukların bu duyguları daha belirgin hal alır. Bu itibarla anne ile babmnın aldırmazlık Ile baskı uasında güzel bir denge kurmaları gereklidir. Anne sevginin, baba otorl­tenin temsilcisi olmalıdır. Bu otorite sert haşin anlamda değil­dir. Fakat ula anne Ile baba rolleri birbiriylb yer değiştirıneme­lidir. Çocukların psikososyal gelişimleri Için bu tehlikelidir. Ol­dipus kompleks dönemde kardeşler birbirleriyle de kıskançlık Içersiııe girebilirler, Iki kız kardeş veya iki erkek kardeşin bir­likte olması halinde olabileceği gibi. İşte bütün bu dönemlerde anne ve babanın fevkalade bilgili ve hünerli olmaları ve sevgiyi çocııklarına dengeli bir şekilde verebilmeleri, ileride doğabile­cek türlü duygusal bozuklukları önlemek yönünden pek mühim olacaktır. Daha sonraki yıllarda ailelerin çocuklarına karşı, hala­sına çekmış, dayısına çekmiş vd gibi haklı veya haksız eleştiri­lere girmeleri böylece önlenmiş olacaktır. Dememiz odur ki, ço­cuklar işte böyle böyle kişilik ve beceri psikososyal sağlık elde etmektedirler. Akrabalardan birisine benzemeleri vs. tamamen ikinci planda mütalla edilmelidir. En ağır ruh hastalıklarında bile yandan çok daha fazla bir oranla çocuğun sağlıklı olma şansı vardır. Şartlar, anne-baba ve sosyal çevre yöneltisl herşe­yin üzerinde mühimdir, çocuğun ileriki pslkososyal yaşamında ve başarısında bu önemlidir.

3 yaş bunalım dönemi çocuğu, söz gelimi kardeşinin annesi­nin kucağına oturmasını kıskanır. Büyüklerin alayları, zulümle­

ri, baskıları, daha başarılı sevimli ve güzel olan çocuğa karşı gizleyemedikleri aşırı sevgileri, ÇoCuğun bu yaş dönemi buna­Iımlarını artırır. Her bunalım döneminde enferiyorite (acizlik) duygusu -halkın aşağılık duygusu dediği- vardır. Haliyle bu dö­nemde de bu sözkonusudur. Çocuk böyle durumlarda çok ça­buk olarak acizlik kompleksine kendisini kaptırabilir ve daha güzel olan iç dünyasına döner. İçe kapalı çocuklar böyle mey­dana gelmeye başlar. Ana babaların beceriksizlikleri bunu za­manla daha da körükler. Maalesef ailelerde bu anormal durum­lara sık raslamak mümkündür. Çocuğu daha çok sevmek, erkek ve kız çocuklarına sevgi clağıtımında ihtiyatlı, adaletli davran­mak (sevgiye daha çok muhtaç olan çocuk hissettirmeden daha çok sevilebilir, tabii diğer kardeşlere,} onların kaprisleri karşı­sında gevşemeyen kararlılıkla tatlılık göstermek, çocukları sü­kunetle ve sevgiyle yola getirmek gereklidir. Üç yaş bunalım döneminin hüküm sürdüğü yaşlarda, yani 3-4 yaşlarından itibaren aile içinde herkesin aynı şekilde muamele görmemesi gerektiği hiçbir kıskançlık duygusu yaratrnadan çocuklara anla­tılabilmeli ve onlara bu gerçek kabul ettirilebilmelidir. Sevgide ve onlara eşya alımında eşitlik değil, adalet duygustınun ön planda tutulması gereği öğretilmelidir. 6 yaşındaki Ali’ye çiko­lata verilir, 3 yaşındaki Aysel’e verilmeyebilir. Çünkü çikolata o­na dokunmaktadır. 12 yaşındaki Mehmet’e ise Ali’den daha çok çikolata verilir. Çünkü o daha büyüktür. Kısaca bu yaştan itiba­ren çocukta eşitlik duygusundan çok adalet duygusu uyandır­mak ve geliştirmek gereklidir. Bunu çocuklar bu yaşta öğrenme­Ii, içlerine sindirmelidir.

Sonuç olarak şunlar söylenebilir;

Mekana ait ilk keşiflerin yapıldığı bu devre ‘birinci kaprisı’er çağı’ sonunda çocuk belli bir aşama yapmış olur, ilk hürriyetini elde etmiştir. 3-4 yaşlarında buhranlarla kendisini gösteren ilk kurtuluş sancıları buradan ileri gelir. Çocuk neden kurtulacak­tır? Bu çok açıktır, psikososyal gelişimlerini yavaş yavaş böyle­ce tamamlayacak, ~cizlikten bağımlılıktan kendi kendini idare etmeye ve de başkalarını da idare edebilecek hale gelmeye doğ­ru gelişimdir bu. Bir insanın daima bu yaş düzeyinde kalmış ol­duğu düşünülebilir mi? Ne kadar büyük bir sorundur bu! Işte büyümenin getirdiği sancılardır bunlardır ki, tamamen normaldir. Bu sancılar Ilerdeki başanlara giden yoilardır. Sıkıntısız ba­şarı olamaz, olsa da tadı kalmaz. örneğin bir öğrenci bilmedik­lerini öğrenmek Için, ders çalışarak çok Özveride bulunması, yerine göre sıkılması, uykusuz kalması, eğlencelerinden feda­karlık etmesi lazımdır. Bunun sonunda sınavını verecektir ve biraz daha mutluluk yolunda merhale alacaktır. Çocuğun üç yaş bunalım dönemini de bu şekilde yorumlamak lazımdır.

Bu kaprisler karşısında anne baba ve çocuğun diğer sosyal çevre blreyleri heyecana kapılmamahıdırlar. Çocuğa bağırmama­lı, aksine yüzüne de norıual bir dozun üzerinde gülmemelidlr. 0 zaman kaprlslerini artırır, onlara sığınır. Fakat bu kaprislerin geçip gitmesini bilgili bir şekilde beklemellylz. Bu sosyal buh­ran devresl de (bu buhran sosyaldır, çünkü sosyal uyum için yapılmaktadır) çevre, çocuğun hürriyet arzusunu yaralamadık­ca çocuk beş başından önce kaybolur. Aile anlaşmazlıklarının başgöstermemesi Için -çocuğun kaprlsleri karşısında esasen yorgun olan anne baba dolaylı olarak birbirlerine düşebillrler­boşanmalara kadar giden çözülmelerln bulunmaması veya en asgariye indirilebllmesl Için -tabii çocukla ilgili olarak- aşağıda sıralayacağımız hususlara hassasiyetle uymamız gerekecektir. Burada sayılan özet bllgilerde çocuğun pslkososyal özelliklerini tanıma yönünden sık sık hatırlanmalıdır.


ÇOCUK GELİŞİMİ..

Çocuk Gelişim Dönemlerinin Özellikleri

5-15 YAŞ ÇOCUKLARININ GELİŞİM ÖZELLİKLERİ
İnsan gelişimi döllenmeden başlayarak yaşamın sonuna dek sürer. Genel olarak doğumdan sonraki ilk iki yıl içinde insan yavrusu “bebek” olarak kabul edilir.

Çocuğun gelişimini incelemek bir çok yönden yararlıdır. Gelişim çeşitli dönemlerden meydana gelir. Belli gelişim dönemlerinde ortak davranış kalıplarının olduğu yapılan araştırmalar sonucu ortaya konmuştur. Örneğin 3-4 yaş çocuklarına okuma yazma-öğretmeye çalışmak boşuna bir çabadır. Çünkü çocuk belli bir olgunlaşma sürecinden geçmeden belli becerileri kazanamaz. Buna karşılık dört yaş çocuğu sayı sayamaz, renkleri ayırt edemezken en güç müzik parçalarını öğrenebilir. Erişkinlerin bin bir güçlükle öğrendikleri bir yabancı dili, o dilin konuşulduğu ortamda çok kısa sürede öğrenebilirler. Konuşma yeteneğinin gelişmesi de beynin belli bir olgunluk düzeyine erişmesine bağlıdır, beş aylık bir bebeğe ne kadar uğraşılsa da konuşma öğretilemez, ancak 8-9 aydan sonra bebek duyduklarını yinelemeye ve kapmaya başlar. Çocuk bu dönemde ilgi ve uyarılmadan yoksun kalırsa yetenekler körelir. Daha da geç kalınırsa konuşma açığı kapatılamaz. Çocuğun öğrenmeye yatkın olduğu bu dönemler kaçırılırsa yetenekler gerektiği gibi açılıp serpilemez. Buna “Kritik dönem” denir. Yani belli davranışların belli dönemlerde kazanılması gerekir. Örneğin Fransa’da ormanlık bir bölge de bulunan 10-11 yaşlarındaki Victor, hiçbir dili bilmez ve konuşmaz haldeydi. Yürümüyor, dört ayak üzerinde gidiyordu. Bir şeye uzun süre dikkat edemiyor,insanlardan korkuyor ve sosyal ilişkilerden kaçınıyordu. Beş yıllık bir eğitimden sonra birkaç kelime ve isimden başka bir şey söyleyemedi. Kendi başına yaşayıp, insanlarla iletişim kurmayı da öğrenemedi.

ÇOCUKTA CİNSEL GELİŞİM VE EĞİTİM..

Küçük çocuklar, kendi bedenleriyle çok ilgilidirler. Okul öncesi çocuk, çevredeki dünya kadar, kendi hakkında da bilgi sahibi olmaya güçlü bir istek duyar. 2 ya da 3 yaşındaki çocuklar, bakma ve dokunmayla birçok şey öğrenirler ve ancak 5 yaş dolaylarına kadar yalnızca en yalın sözlü açıklamaları anlayabilirler.Bebekler (ben merkezci) yaratıklardır. Kendi duygu ve gereksinimlerine karşı son derece duyarlı oldukları halde, başkalarınınkine değildirler.Yaşamın en başında beri bedenler onlar için en büyük öneme sahiptir.Bebeğini kucağında tutan annenin sıcaklığı ,rahatlığı ve gücü çocuğa güven ve haz duyguları verir. Annenin yüzünün ifadesi, sesinin tonu , teninin dokusu,bebeği tutuşu, tüm bunlar açlık,üşüme ve yalnızlık gibi hoş olmayan, acı verici duyguların anında ortadan kalkmasıyla bağlantılıdır.Yıkanma ve altının değiştirilmesi, bebeğin hoşlandığı şeylerdir;kucakta sallanmanın ya da arabada götürülmenin yarattığı ritmik duyumsamalar (sensation) da bebeğin hoşuna gider. Bebeklerde emme yoğun bir gereksinmedir ve yalnızca biberonlu şişe ya da annenin göğsü bu ihtiyacı uygun bir biçimdi karşılayabilir.

Bebeğe,ana ve babasının ilettiği en önemli etkenler sıcaklık, rahatlık ve yakınlıktır.Doğumdan sonraki birinci yılda bebeğin ilk cinsel duyguları, yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya çıkar.Bebek bezinin genital bölgedeki baskı ve hareketi,bebeğin hoşlandığı haz verici duyumsamalardır.Bebek el ve kol hareketlerini daha iyi kontrol edebilecek kadar, biraz daha büyüyünce, kazara cinsel organlarına dokunabilir ve haz verici bir duygunun yeniden yaşanmasını istemek çok doğal ve insana özgü olduğundan, bebek yeniden cinsel organlarına dokunmaya çalışır.

Erkek bebekler penislerini çekiştirirler; fakat kız bebekler cinsel organlarının gizli olması nedeniyle dokunmakta daha güçlük çekerler, bu nedenle kız bebeklerde cinsel organlarına dokunma daha az görülür. Bazı ana babalar bu erken cinsel ilgiden rahatsız olur ve bunun anormal olduğundan endişelenirler.

Oysa bebeklerin bu davranışı tümüyle doğal, normal ve sağlıklıdır.Cinsel eğitim bu noktada başlar. Ana babaların akıldan çıkarmamaları gereken nokta şudur: Sizin tarafınızdan çocuğu şaşırtıcı ve korkutucu olabilecek öfkeli bir tepkinin gelmesi, duygusal gelişim açısından zararlıdır ve henüz ortaya çıkmamış mastürbasyon için de engelleyici değildir.    Devam

                                                                                                                                                          Copyright ©       SohbeTAskina.Com  ®  2008-2009